BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

Son yazılarımız

Kendini tanımak için

Kendini tanımak için

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:


Feyz aşağıya akar, yukarıda olan mahrum kalır.

Kibir on kısımdır. Dokuz kısmı, kendisini âlim zannedenlerde olur. İnsan bu duruma düşeceğine, garip bir köylü olsa daha iyidir. Hiç olmazsa kibirden kurtulur. Ahkâm kesmeye başlayınca zerre kadar kibir gelse, o zaman kalbi hasta, imanı da tehlikede demektir. Bu tehlikeden kurtulmak için, kurtulanlarla beraber olmak gerekir. Ehl-i sünnet âlimlerinin, evliya zatların kitaplarını, hayatlarını okumak, onlarla irtibat kurmak gerekir.

İnsanın, kendisinin ne halde olduğunu görmesi için, arada bir aynaya bakması gerekir; çünkü insanlar birbirine bakar. Tabii göz kendini görmediği için, hep karşısındakine bakar. Hâlbuki kendine de bakması gerekir. İnsan, büyük zatların hayatını okursa, kendisinin ne halde olduğunu anlar. Onların nasıl yaşadıklarını, nasıl tevazu ehli olduklarını, nasıl gözyaşı döktüklerini görür. Onlar, o büyük hallerine rağmen, hiçbir işe yaramadıklarını açıklamışlar, (İslam âlimleri, öyle büyük zatlardı ki, onların yanında bizim ismimiz geçmez. Hazır olsak hesaba katılmayız, orada değilsek aranmayız. Biz bir hiçiz) buyurmuşlardır.

Şöhret afettir. Eğer bir kimse dünya menfaati elde etmek için şöhrete kavuşmuşsa, bu, onun için felakettir. Ancak, dünya menfaati olmadan, Allahü teâlâ onu meşhur etmişse, Allah onu bu felaketten korur.

Sabreden zafere kavuşur, rahat eder. Sabretmek, ferahlamanın anahtarıdır.

Dinimizin iki ayağı, iki kolu ve iki gözü var, bunlar sabır ve şükürdür.

Yaşlı bir adam, çok cimri olup, ömrü fakirlik içinde geçer ve evladına bir vasiyette bulunur: (Sana iki çuval altın bırakıyorum. Bunun birisini kendin al, diğerini de bulacağın en ahmak kimseye ver!)

Evladı çok şaşırır bu işe; ama vasiyet bu, yüklenir çuvalı. Kime sen ahmak mısın diye sorsa kabul etmez, tartaklanır, hakarete uğrar. Tabii, ahmak olana bir çuval altını vereceğim dese kabul ederler; ama öyle de demez.

Derken bir ağacın altında otururken, bir adamın asıldığını görür. Sorar, kim bu asılan diye. Sadrazamdı derler, üzülür. Bir de cümbüş duyar, bir kalabalık sevinçle geliyor. Yine sorar, bu gelen kimdir diye, yeni sadrazam derler. Tamam, buldum der. Geçer sadrazamın önüne, al sana bir çuval altın, bunu sana babam yolladı der. Sadrazam şaşırır. Neden deyince, olanları anlatıp, (Şurada asılı olan kimse, senin yaptığın işi daha önce yapan adammış. Belki bir sonraki ağaca da seni asacaklar. Aynı işe talip olmak, büyük ahmaklık olmaz mı) der.

Sekiz ana kötü huy

Sual: Din kitaplarında, iyi ve güzel huyların yanı sıra kötü huylardan da bahsedilmektedir. Bu kötü huyların esası, temeli nelerdir?

Cevap: Bu konu, İslâm Ahlâkı kitabında şöyle açıklanmaktadır:

“Dört esas iyi huya karşılık, sekiz ana kötü huy olur ki bunlar:

1- Cerbeze olup, hikmetin aşırı olmasına denir. Ahlakı ve işleri incelemek, anlamak kuvvetini, lüzumsuz yerlerde kullanmaktır. Hile yapmak, aldatmak, haram işleri neşretmek, yaymak gibi. Ruhun fen kuvvetini yani aklı, aşırı kullanmak cerbeze olmaz. Kötü olmaz. Din bilgilerini, fen bilgilerini ve matematiği ilerletmek için, ne kadar çok çalışır, inceler, araştırırsa, o kadar çok iyi olur.

2- Belâdet, eblehliktir. Aklı kullanmamaktır. Ahmaklık da denir. Kalın kafalılıktır. Öğrenmesi ve işlemesi, yapması kusurlu olur. İyiyi kötüden ayıramaz.

3- Tehevvürdür. Çabuk kızmak demektir. Şecaat, kahramanlık iyi huyunun aşırı olmasıdır. Akıllı tanınan kimselerin beğenmeyeceği işler yapmaya kalkışmaktır. Ruhunu veya bedenini boş yere yorar.

4- Cübndür. Korkaklık demektir. Şecaatin lüzumundan az olmasıdır. Korkmak caiz olmayan yerde korkaklık gösterir.

5- Fücûrdur. İffetin aşırı olmasıdır. Dünya lezzetlerine düşkün olur. İslâmiyetin ve aklın beğenmediği taşkınlıkları yapar.

6- İffetin az olmasıdır. Humud, yani miskinliktir. İslâmiyetin ve aklın izin verdiği arzularını bırakmaktır. Bedeni zayıflar, kuvveti gider, hasta olur, nesli tükenir.

7- Zulümdür. Adaletin sınırını aşmaktır. Başkasının hakkına tecavüz etmektir. Başkasının malına, canına, namusuna zarar verir.

8- Haysiyetsizliktir. Kendisine karşı yapılan zulüm, işkence ve hakaretleri kabul eder. Adaletin noksan olmasıdır. Adalette bütün iyilikler toplandığı gibi, zulümde de, kötülükler toplanmıştır.”

***

Sual: Allahü teâlânın, kullarından yapmalarını istediği ve yapmamalarını istediği ilk, birinci emri nedir?

Cevap: Allahü teâlânın, kullarına birinci olarak emri, iman etmeleridir. Kullarına birinci olarak yasak ettiği şey de küfür yani inkardır.

***

Sual: Din kitaplarında geçen Muhâlefetün lil-havâdis ne demektir, anlamı nedir?

Cevap: Muhâlefetün lil-havâdis, Allahü teâlânın zati sıfatlarındandır ve Allahü teâlânın zatında ve sıfatlarında, yaratılanlardan hiçbir şeye ve hiçbir kimseye benzememesi demektir.

***

Sual: Müslümanın, Allahü teâlânın emir ve yasaklarının bir kaçını inkar etmesi durumunda Müslüman olması devam eder mi?

Cevap: Bir çocuk baliğ olduğu zaman ve bir kâfir (Kelime-i tevhid) söyleyince, yani, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) deyince ve bunun manasını bilip inanınca (Müslüman) olur. Kâfirin günahlarının hepsi hemen af olur. Fakat, bunların her Müslüman gibi, imkan bulunca, imanın altı şartını, yani Amentüyü ezberlemeleri ve manasını öğrenerek bunlara inanmaları ve (İslâmiyetin hepsini, yani Muhammed aleyhisselâmın söylediği emirlerin ve yasakların hepsini Allahü teâlânın bildirmiş olduğuna inandım) demeleri lâzımdır.

Daha sonra imkan buldukça, bütün huylardan ve karşılaştığı işlerden farz olanları, yani emir olunanları ve haram olanları, yani yasak edilmiş olanları öğrenmesi de farzdır. Bunları öğrenmenin ve herhangi bir farzı yapmanın ve herhangi bir haramdan sakınmanın farz olduğunu inkar ederse, yani inanmazsa, ehemmiyet vermezse, imanı gider. (Mürted) olur. Yani bu öğrendiklerinden birini, mesela kadınların örtünmelerini beğenmezse mürted olur. Mürted, irtidâdına sebep olan şeyden tevbe etmedikçe, (Lâ ilâhe illallah) demekle ve İslâmiyetin bazı emirlerini yapmakla, mesela namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrat ve hasenat yapmakla Müslüman olmaz. Bu iyiliklerinin ahirette hiç faydasını görmez. İnkarından, yani inanmadığı şeyden tevbe etmesi, pişman olması lâzımdır. (İslâm Ahlâkı s. 308)

Uykudaki sevab ve günah

Uykudaki sevab ve günah

Sual: Uykudayken de yazılan sevab ve günahlar var mıdır?

CEVAP
Evet, vardır. Üç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Oruçlunun susması tesbih, uykusu ibadettir.) [Deylemi]

(Abdestli olarak yatan, uykudayken, gündüz saim [oruçlu], gece kaim [gece uyanıp ibadet eden] gibi sevaba kavuşur.) [Deylemi]

(Âlimlerin uykusu ibadettir.) [İ. Gazali]

Ölü gibi yatan, Allahü teâlânın lutfüyle, uyurken de sevab kazanıyor. Uykuda insana günah yazılmaz; çünkü şuurlu olarak bir günah işlemiyor. Bir hadis-i şerif meali: (Şu üç kişiden kalem kaldırıldı: Uyuyan uyanana, çocuk büluğa erene ve deli olan iyileşinceye kadar.) [Ebu Davud]

Şartsız bildirilen bu hadis-i şerife bakınca, uyurken sevab da yazılmadığı anlaşılır; çünkü kalem kalktı deniyor. Ölenin defteri de kapanır, artık sevab günah yazılmaz; ama bunun da uyku gibi istisnaları vardır. İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Bir mümin ölünce amel defteri kapanır. Ancak şu üçü bundan müstesnadır: Sadaka-i cariye, faydalı ilim ve kendisine dua eden salih evlat bırakan.) [Buhari]

(Bir sünnet-i hasene çıkarana [iyi bir çığır açana], onun sevabı ve kıyamete kadar onunla amel edenlerin sevabı kadar sevab yazılır. Sünnet-i seyyie çıkarana [kötü bir çığır açana] da, onun günahı ve kıyamete kadar onu işleyenlerin günahı kadar günah yazılır.) [Müslim]

Uykuda sevab ve günah yazılanlar olduğu gibi, ölünce de sevab ve günahı devam edenler oluyor. Uyuyan da, çocuk, deli ve ölü gibi günah işlemiş olmaz; ancak gücü yeterken borcunu ödememişse, işlediği zulmün günahı uykudayken de yazılır; çünkü gücü yeterken borcunu ödememek zulümdür. Bir hadis-i şerifte, (Zenginin [ödeme imkânı olanın] borcunu ödemeyip, oyalaması zulümdür) buyuruldu. (Buhari)

Uyurken zulüm kalkmadığı gibi, eskiden işlediğimiz günahlar da silinmez. Günahlarımız, uyurken de, uyanıkken de devam eder. Malı olduğu halde, borcunu ödemeyi bir saat geciktiren, zalim ve asi olur. Namaz kılarken de, oruç tutarken de, uykuda da, yani her an lanet altında bulunur. Borç ödememek öyle bir günahtır ki, uykuda bile durmadan yazılır. (Bey’ ve şira risalesi şerhi)

Buradaki incelik: Uyuyan, uyurken günah işlediği için değil, daha önce borcunu, imkânı varken ödemediği için günah yazılıyor. Uykudayken yaptığı bir şey yazılmıyor, eski günahı devam ediyor.

Televizyon seyretmek günah mı?

Televizyon seyretmek günah mı?

Sual: (TV, Batıdan geldiği için seyretmek günahtır. TV’de dinin emirleri de bildirilse, hatta Cennet bile gösterilse bakmak haramdır) diyorlar. TV izlemek günah mı?
CEVAP
Batıdan geldiği için TV’ye zararlı demek doğru olmaz. Bugün tıpta, sanayide ve diğer alanlarda kullandığımız makinelerin çoğu Avrupa’dan gelmiştir. Hadis-i şerifle de bildirildiğine göre, dinimizde fen, müminin kaybedilmiş malıdır, nerede bulursa alması gerekir. TV, çok iyi bir haber ve eğitim vasıtasıdır.

Radyo, sinema ve TV; kitap, gazete, dergi gibi birer yayın vasıtasıdır. Bunlar, tabanca gibi, bir alettir. Tabancayı, suçsuz bir kimseye karşı kullanmak günahtır. Savaşta düşmana karşı kullanmaksa, günah olmaz. Şu halde, tabanca kullanmak, hep günahtır demek veya her zaman sevabdır demek doğru değildir.

Gösterilen filmin, bir sahnesinde, din ile alay eden bir şey olsa, bunu seyreden Müslüman da buna gülse, o Müslümanın imanı gider. Ayrıca dine aykırı hususlar, müstehcenlik, iyi bir şey gibi gösterilmeye devam edilirse, ister istemez seyircilerin beyni menfi yönde yıkanır.

Radyo, TV ve filmler; iyi insanlar tarafından hazırlanır, Allahü teâlânın razı olduğu şeyleri bildirir, İslamiyet’in faydalarını, ahlak, ticaret, sanat, fabrikaların çalışması, tarihi olayları, askerlik gibi din ve dünya bilgileri verirse, bunları seyretmek ve dinlemek günah olmaz. Faydalı kitap ve dergi okumak gibi, her Müslüman’a lazım olur.

Evdeki katil

Bir evde katil varsa, ya o ev terk edilir veya katil zararsız hale getirilir. Bunlar yapılmazsa, katilin kurbanı olunur. Evde katil olan nedir?

Bilgisayarımız, radyomuz, TV’miz birer bıçak gibidir. Bıçak yanlış kullanılırsa veya yerinde kullanılmazsa zararlı olur. Kızınca çoluk çocuğumuzu kesersek yanlış işte kullanılmış olur. Soğan doğrarsak faydalı işte kullanmış oluruz.

Kimi, (Ben televizyon izlemekten hiç hoşlanmam zaten, sadece maçlara bakarım) der. Bu, özrü kabahatinden büyük bir sözdür. Zamanımızın en önemli iki uyuşturucusu olarak bilinen televizyon ve müzik, yabancılar tarafından, hile ile kasten, birtakım amaçlar için bizlere empoze edilmiştir. Sadece maçları izliyorum veya birkaç kere kullanmak bağımlılık yapmaz diyerek kendimizi aldatmaya çalışmayalım. 90 dakika, uzatmalarla 120 dakikamızı bir topun peşinde koşan 22 kişiyi izlemeye harcayana kadar, yeni, faydalı bilgiler öğrenmeye, öğretmeye ayırmış olsak, hem dünya, hem de ahiret için çalışmış olmaz mıyız?

Biz maç izlemek, hanım günün dizisini izlemek isteyince, tartışma başlar. Çok iyi bir çözüm bulduklarını zanneden aileler, kavga etmemek için, eve bir televizyon daha alırlar. Eyvah! Biz birinden kurtulalım derken, iki tane oldu. Tabii ki, gününü mutfakta geçiren anne, bu televizyonu mutfağa koymak ister. Hem işimi yapar, hem televizyon izlerim diye düşünür, ama huzurunu kendi eli ile bozar. Zaten televizyondan arta kalan zaman olursa, yemekte buluşan aile, sohbet edecekleri yerde artık bağımlısı oldukları televizyonu izlemeyi sürdüreceklerdir. Peki, bu aile çocukları ile ne zaman ilgilenecek, çocuklarını ne zaman dinleyecek, okuldaki arkadaşlarını nasıl tanıyacak, çocuklarının sorunlarını ne zaman çözecektir?

Televizyon, ev işlerini yetiştirmek, çocuğumuzu oyalamak veya yemek yedirirken ağzına iki kaşık fazla yemek yedirmekte kullanacağımız bir araç değildir elbette. Çocuğumuzu eğitecek, onunla ilgilenecek bir dadı da değildir. Eğer televizyonu bu amaçla kullanıyorsak, acilen vazgeçmemiz gerekir. Çünkü televizyonun çocuklar üzerindeki zararları saymakla bitmez. Biz burada araştırmalara dayalı olarak bir kaçını aktaralım:

Çocuklar, özellikle bebekler, hareketli, sürekli değişen nesne ya da görüntüleri çok sever. Televizyonda sürekli görüntüler değiştiği için zevkle izlerler; fakat bir süre sonra büyüdükçe çocuğumuzun konuşmadığını, ona seslendiğimizde bizi duymadığını ve çağırdığımızda yanımıza gelmediğini fark ederiz. Oysa çocuk nerede olursa olsun televizyonun sesini duyduğunda koşarak gelip büyülenmiş gibi televizyon izleyebilmektedir. Kulaklarında problem yok diye düşünürüz; ama asıl problem çocuğun iç dünyasındadır. Çocuk etrafı ile iletişimini koparmış, anne-babası ile göz kontağı bile kuramamakta, basit birkaç kelimelik cümleleri söyleyememekte, getir gibi basit emirleri algılamakta güçlük çekmektedir. Bu durum otizme, davranış bozukluklarına yol açmaktadır. [Otizm: Ömür boyu süren, beyinsel bir rahatsızlıktır. Sosyal etkileşimde, sosyal iletişimde kullanılan dilde veya sembolik yahut hayali oyunda gecikmelerle kendini gösteren sinir sisteminde düzensizliktir. Otizm, hayatın ilk 3 yılında ortaya çıkan bir hastalıktır.]

Televizyonun radyasyon yayması, beyin faaliyetlerini köreltmesi gibi zararlarını bilmeyen yok gibidir.

Bizim dikkat çekmek istediğimiz en önemli zararı, kötü öğeler içeren her türlü yayının çocuklara verdiğimiz ve vereceğimiz ahlaki değerlerimizle uyuşmayıp, çocuğumuzu başka kültür ve değerlere yönlendirmesidir ki, asıl hedeflenen de budur. Bu tür tuzaklara düşmemek için uyanık olmalı, hem kendimizi hem de ailemizi korumaya çalışmalıyız.

Çocuklar, daha çok da gençler, hayatı televizyondan gördükleri dizilerden, magazin programlarından tanıyorlar. Gençler, herkesin, eğlence merkezlerinde, lüks evlerde yaşadıklarını düşünüyorlar. Gençlik bunalımları ile de, ailelerine karşı gelerek, küçümseyerek,(bıktım bu hayattan, benim televizyonlardakilerden neyim eksik)diyerek yoldan çıkmakta, kandırılarak, kötü işlere alet edilmektedirler. Şu bir gerçektir ki, aile içi iletişimin katili televizyondur.

Aileler, bilhassa yeni aile kuracaklar, evlat yetiştirme konusunda çok dikkatli ve uyanık olmalıdır. Yemini, suyunu verdiğiniz bir bitki, bir kuş yetiştirmiyoruz. Yaptıklarımızla, eğittiklerimizle, öğrettiklerimizle sevabıyla, günahıyla, ebedi saadetin yahut, ebedi felaketin yolculuk biletini hazırlıyoruz. Bu yüzden dikkatli olmalı, dini emir ve yasaklara uymalı, emrimiz altında bulunanların da, emir ve yasaklara uymalarını sağlamalıyız.

Günah işlenen alet

Sual: İslam Ahlakı kitabında, (Her çeşit çalgıyı veya başka günahları, radyodan veya TV’den dinlemek haramdır. Kendi dinlemese dahi, bunları evinde bulundurmak da haramdır. Helale de, harama da birlikte sebep olan şeyi eve sokmak caiz değildir) deniyor. Buna göre bilgisayar da, hem helale hem harama sebep oluyor. Radyo ve TV gibi, bilgisayarı da eve sokmak caiz değil midir?
CEVAP
Orada bir incelik vardır. Günah da, sevab da işlenebilecek aleti değil, günah işlenecek olan, yani günah işlemek gayesiyle bir aleti eve sokmak caiz olmaz. Günah işlenmeyen aletin suçu, günahı olmaz. Bilgisayarla, günah olan işler yapılıyorsa, o zaman o bilgisayarı evde tutmak caiz olmaz. Radyo ve TV’de günah olan bir şey yapılmıyorsa, bunların da, evde bulunmasının mahzuru olmaz.

Rızık değişmez, azalmaz ve çoğalmaz

Sual: Zamanımızda çoğu kimse, çocuklarım ileride aç kalır korkusu ile, dinini, din bilgilerini öğretmeden para kazanma yollarını aramaktadır. Rızık, çok çalışmakla değişir mi, haram yoldan gelen rızık da, ezelde takdir edilmiş rızık mıdır?
Cevap: 
Allahü teâlâ, her insanın ve her hayvanın rızkını ezelde takdir etmiş, ayırmıştır. İnsanların, hayvanların ecelleri ve nefeslerinin sayısı belli olduğu gibi, her insanın bedeninin ve ruhunun rızıkları da bellidir. Rızık hiç değişmez, azalmaz ve çoğalmaz. Kimse kimsenin rızkını yiyemez ve kimse kendi rızkını yemeden, bitirmeden ölmez. Bir kimse, Allahü teâlâ emrettiği için çalışır, rızkını helal yoldan ararsa, ezelde belli olan rızkına kavuşur. Bu rızık, ona bereketli olur. Bu çalışmaları için de sevap kazanır. Eğer, rızkını Allahü teâlânın yasak ettiği yerlerde ararsa, yine ezelde ayrılmış olan o belli rızka kavuşur. Fakat, bu rızık ona hayırsız, bereketsiz olur. Rızkına kavuşmak için kazandığı günahlar da, onu felaketlere sürükler.

Şimdi, zamana uymadan olmuyor diyerek, çocuklarını para kazanmak için haram yerlere gönderenler çoğalmaktadır. Aç kalmalarından korkarak, onlara dinlerini öğretmiyor, Kur’ân-ı kerim okutmuyor, yavrularını cahillerin ellerine bırakıyorlar. Çocukları dinsiz, imansız yetişiyor. Geleceklerini kazansınlar diyerek, namusları, hayâları yok edilmesine hangi vicdan razı olur? Sıkıntılar çekerek, ezelde ayrılmış olan rızıklarına kavuşuyorlar. “Namaz karın doyurmuyor, kızların ev işlerini öğrenmesi, ekmek parası getirmiyor. Zamana uymazsak, dine bağlı kalırsak sürünürüz” gibi çılgınca konuşanlar da oluyor. Halbuki, oğullarına, küçük iken dinleri, imanları öğretilir, Kur’ân-ı kerim okutulur, bundan sonra da, Allahü teâlânın emirlerine uygun olarak para kazanmaya çalıştırılırsa, yine aynı rızka, hem de kolayca, rahatça kavuşurlar. Anaları, babaları ve çocuklar hem sevap kazanır, hem de kazançlarının hayrını görürler. Dünyada ve ahirette mesut olurlar. Ahireti düşünen akıllı kimse, rızkını helal yoldan arar ve kazanır.

***
Sual: Kur’an-ı kerimdeki “Lâ” durağında durulursa, ne yapılır?
Cevap:
 “Lâ” bulunan yerde durulursa, evvelki kelime ile birlikte tekrar okunur. Ayet-i kerime sonunda durunca, tekrar edilmez.

***
Sual: Ortak olan malları nasıl paylaşmak gerekir? Ağırlık veya hacimle ölçülen ortak malları ölçmeden paylaşmak caiz olur mu?
Cevap:
 (Kısmet), hisse-i şayia (ayrılmamış hisse) ile müşterek olan kira malı, sahiplerine bölmek demektir. Ayn olan, aynı cinsten karışmış malın taksiminde uyuşamazlarsa, ortaklardan biri talep edince, hakim tarafından bölünür. Hacim veya vezin (ağırlık) ile ölçülen şeyleri, ölçmeden bölmek faiz olur. Deynin taksimi sahih olmaz. Başka cinslerden malların karışması ve taksimi zararlı olan bir malın taksimini hakim yapmaz. Bunları uyuşarak bölebilirler. Yahut satılıp, parası bölünür. Bina kıymetlendirilerek, kıymetleri müsavi olacak vecih ile taksim edilir. Kıymeti fazla kısmını alan, kıymeti az olanı alana, aradaki farkın yarısı kadar para verir. Müşterek bir ayn [mal] bâki kalmak üzere, bunun menfaatini taksim etmeğe (Mühayee) denir. Misli eşyada mühayee olmaz. Ev, tarla, zamanla veya mekan ile mühayee olunur. Mekanda ve öncelikle uyuşulmazsa, kura çekilir. Ağaç, yün, süt gibi ayn olan şeylerde mühayee olmaz. Eğer, bunları mühayee edip, hisselerinde hâsıl olan farkı helallaşsalar, helal olmaz.] (Tam İlmihal s. 823)

Allahü teâlânın sevgisine, rızasına kavuşmak

Sual: Allahü teâlânın sevgisine, rızasına kavuşmak için neler yapmalıdır?

Cevap: Kayyûm-i Rabbânî Muhammed Masûm Fârûkinin birinci cilt 14. mektubunda buyruluyor ki: Bir âyet-i kerimede meâlen, (Nimetlerime şükür ederseniz, onları arttırırım) buyurulmaktadır.

Ey mesut ve bahtiyar kardeşim! Madem ki, Allahü teâlânın sevdiği kullarının yolunda yürümek arzusundasın, bu yolun şartlarını ve edeplerini gözetmelisin! En önce, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid’atlerden sakınmak lâzımdır. Çünkü, Allahü teâlânın sevgisine ulaştıran yolun esası, bu ikisidir. İşlerinizi, sözlerinizi ve ahlâkınızı, dinini bilen ve seven, dindar âlimlerin sözlerine ve kitaplarına uydurmalısınız. Salih kullar gibi olmalısınız ve onları sevmelisiniz. Uykuda, yemekte ve söylemekte aşırı gitmeyip orta derecede olmalısınız. Seher vakti, [yani gecelerin sonunda] kalkmağa gayret etmelisiniz. Bu vakitlerde istiğfar etmeği, ağlamağı, Allahü teâlâya yalvarmağı ganimet bilmelisiniz. Salihlerle düşüp kalkmağı aramalısınız. (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) hadîs-i şerifini unutmayınız! Şunu, iyi biliniz ki, ahireti [saadet-i ebediyyeyi] isteyenlerin dünya lezzetlerine düşkün olmaması lâzımdır.

Mubah olan lezzetleri bırakamazsanız, hiç olmazsa, haramlardan ve şüphelilerden kaçınınız ki, ahirette kurtulmak umulsun. Fakat, her türlü altın ve gümüş eşyanın ve çayırda otlayan hayvanların ve ticaret eşyasının zekâtını ve topraktan, tarladan, ağaçtan alınan mahsullerin uşrunu da herhâlde vermek lâzımdır. Bunların verilecek miktarları, fıkıh kitaplarında bildirilmiştir.

Namazları, müstehab zamanlarında ve şartlarına ve edeblerine uygun olarak kılmalıdır. Zekâtı ve fıtraları, İslâmiyetin emir ettiği kimselere seve seve vermelidir. Akrabayı ziyaret etmeli, mektupla gönüllerini almalıdır. Komşuların haklarını gözetmelidir. Fakirlere ve borç isteyenlere merhamet etmelidir. Malı, parayı, İslâmiyetin izin vermediği yerlere harç etmemeli, izin verilen yere de, israf etmemelidir. [Ribâdan yani fâizden, kumarlı ve kumarsız oyunlardan sakınmalıdır.] Parayı oyunlara, haramlara, çalgılara, süslenmeğe, gösteriş yapmağa, öğünmeğe, mal toplamağa kullanmamalıdır. Bunlara dikkat edince, mal, zarardan kurtulur ve dünyalıklar, ahiretlik hâlini alır. Belki de bunlara dünya denmez. Bu yolun büyüklerinden birini buluncaya kadar, Kur’ân-ı kerim okuyarak, ibadetleri yaparak ve kıymetli kitaplarda ve hadîs-i şeriflerde bildirilen duaları, tesbihleri okuyarak vakitlerinizi mamur ediniz! Zamanınızın çoğunu, (Lâ ilâhe illallah) kelimesini söylemekle geçiriniz. Nefsi ve kalbi temizlemekte çok tesirlidir. Her gün, belli miktar okursanız iyi olur. Abdestli ve abdestsiz söylenebilir. Bu yolun büyüklerini sevmeği saadetin sermayesi biliniz. Bu yolda ilerleten en kuvvetli vâsıtanın, bu muhabbet olduğunu biliniz! (Tam İlmihal s. 118)

***

Sual: Her Müslümanın, bilmesi ve yapması gereken başlıca farzlar nelerdir? Namaz kılmak ne zaman farz olur?

Cevap: Her Müslümanın, otuzüç farzı bilmesi lâzımdır. Otuzüç farz şunlardır:

İmanın şartı : Altı (6),

İslâmın şartı : Beş (5),

Namazın farzı : Oniki (12),

Abdestin farzı : Dört (4),

Guslün farzı : Üç (3),

Teyemmümüm farzı : Üç (3)

Teyemmümün farzına iki diyenler de vardır. Bu zaman, hepsi otuziki farz olur. Ellidört farz başka olup, (İslâm Ahlâkı) kitabımızda yazılıdır. Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmak ve kötü, çirkin söz söylememek, ellidört farzdadır.

Âkıl ve baliğ olan her Müslümanın her gün beş namaz vaktinin her birinde, bir kere namaz kılması farzdır. Bir namazın vakti gelince, bu namazı edaya [kılmağa] başladığı vakit, kılması farz olur. Kılmadı ise, vaktin sonunda, yani vaktin çıkmasına, abdest alıp namaza başlayacak kadar zaman kalınca, kılması farz olur. Özrü yok iken kılmadan vakit çıkarsa, büyük günâh olur. Özrü olanın da, olmayanın da, vaktinde kılmadığı namazı, vakti çıktıktan sonra, kaza etmeleri farz olur. Çocuk baliğ olunca, kâfir veya mürted Müslüman olunca, kadın temizlenince, deli ve baygın şifa bulunca, uykuda olan uyanınca da böyledir. Yeni Müslüman olana evvelâ namazın şartlarını öğrenmesi farz olur. Öğrendikten sonra, kılması da farz olur. Vakit girdikten sonra, kılmadan uyumak özür olmaz. Bunun, vakit çıkmadan uyanması için tedbir alması farz, vakit girmeden uyuyanın alması ise, müstehabtır. (Tam İlmihal s. 121)

Ölenin yakınlarına taziyede bulunmak

Ölenin yakınlarına taziyede bulunmak

Sual: Vefat edenlerin yakınlarına taziye için ne denir, taziye kaç gün devam eder ve bu konuda nasıl hareket edilir?

Cevap: Meyyit sahiplerinden büyük, küçük erkeklere ve yaşlı kadınlara rast gelince, taziye etmek, yani "başın sağ olsun" demek gibi, sabır tavsiye etmek müstehabdır. Taziye için; “A’zamallahü ecrek ve ahsene azâek ve gafere limeyyitik” denir ki; “Allahü teâlâ, sevabını, dereceni arttırsın ve güzel sabır etmeni nasip eylesin ve meyyitinin günahlarını affeylesin” demektir. Musibetlere, elemlere sevap olmaz. Bunlara sabretmeye sevap verilir. Fakat, elemlere sabredilmese de, günahların affına sebep olurlar. Hastalık da musibettir. Meyyit sahibinin, taziye için, üç günden az, bir yerde bulunması caiz ise de, camide beklemesi ve kadınların hiçbir yerde beklemeleri caiz değildir.

***
Sual: Ölen süt çocuğunun cenazesi de, tabuta konularak mı götürülür?
Cevap: Ölen süt çocuğunu ve biraz büyüğünü, bir kişi iki eli üzerinde götürür. Bu kişi, hayvan üzerinde de olabilir. Büyük çocuklar ise, tabut ile götürülür.

***
Sual: Bir kimse, tarlasından çıkan mahsulün uşrunu vermeden bunları kullansa, haram mı işlemiş olur?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâd-ül-islâm kitabında deniyor ki:
“Çift sürmekle hasıl olsun, bağdan hasıl olsun, mahsulün onda birini fakir Müslümana vermeden önce yemek haramdır. Eğer ölçü ile çıkarıp yedikten sonra, yediğinin de uşrunu hesap edip verirse, önce yemiş olduğu helal olur. On kile buğday alan, bir kilesini Müslüman fakire vermezse, yalnız o bir kilesi değil, on kilenin hepsi haram olur.”

***
Sual: Bir kimsenin tarlasına, sahibinden izin almadan buğday eken kimse, elde ettiği buğdayı kullanabilir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâd-ül-islâm kitabında deniyor ki:
“Sahibinin rızası yok iken, onun yerini, tarlasını ekip mahsul alan kimseye, elde ettiği mahsulden yalnız masrafı, sermayesi kadarı helal olup, fazlası haram olur. Fazlasını fakirlere sadaka vermesi lazımdır.”

***
Sual: Bir kimse, ölmeden önce kendisi için mezar hazırlayabilir mi?
Cevap: Bir kimsenin, hayatta iken, kendisi için kabir kazdırması caizdir. Kabir, kendi mülkünde ise, ona mahsus olur. Kendi mülkünde değilse, kabristanda yerini satın almamışsa, başkası da oraya gömülebilir.

***

Lanet etmemek suç değildir

Sual: İnsanlara sövmemek, kimseye lanet etmeyip susmak, ahirette suç sayılacak mıdır?
Cevap: İnsanlara sövmemek, kimseye lanet etmeyip susmak, ahirette suç sayılmayacaktır.
Fahr-i kâinât “aleyhissalevâtü vetteslîmât” efendimiz ve Eshâb-ı kirâma onüç sene cefa eden, çok sıkıntı veren kâfirlere ve hele bunların elebaşları olan beş-altı azılı zalime bile, sövmek ve lanet etmek emir edilmedi. Bu azgınlardan Ebû Cehlden başkasının isimleri bile unutuldu. Dünyada hiçbir dinde insanlara sövmek, lanet etmek emir olunmadı.

Bir kimse, Allahü teâlânın emirlerini yapsa ve yasaklarından, haram ettiklerinden kaçınsa, fakat ömründe bir kere şeytana lanet etmese, bunun için, bu kimse sorguya çekilmeyecektir. Sen, şeytanın dostu idin, denilmeyecektir. Bir kimse de, emirleri yapmayıp, her gün şeytana yüzlerce lanet eylese, ahirette sorguya çekilecek, şeytana lanet etmesi, onu azaptan kurtaramayacaktır. 

Bu kimse, şeytanın düşmanı değil, dostu sayılacaktır. Görülüyor ki, Ehl-i beyti sevmiş olmak için, şuna buna sövmek, lanet etmek akıl ile de, din bakımından da faydasız, lüzumsuz olup, hiç doğru değildir. (Hak Sözün Vesikaları s. 117)

İslâmiyete uyan herkes rahat eder

Sual: Müslüman olmayan bir kimse, İslâmiyetin bildirdiği hükmü yerine getirse, bunun karşılığını dünyada görür mü?
Cevap: Allahü teâlânın merhameti, ihsanı, nimetleri, sonsuzdur. Kullarına çok acıdığı için, onların dünyada rahat, huzur içinde yaşamaları, ahirette de, sonsuz saadete, tükenmez nimetlere kavuşmaları için, yapılması lazım olan iyilikleri ve sakınılması lazım olan kötülükleri, Peygamberlerine, melek vasıtası ile bildirmiş, bunları bildiren bir çok kitap da göndermiştir. Bu kitaplardan, yalnız Kur’ân-ı kerim bozulmamış, diğerlerinin hepsi değiştirilmiştir. İnansın inanmasın, herhangi bir kimse, bilerek veya bilmeyerek, Kur’ân-ı kerimdeki emir ve yasaklara uyduğu kadar, dünyada rahat ve huzur içinde yaşar. Bu, faydalı bir ilacı kullanan herkesin, dertten, sıkıntıdan kurtulması gibidir. Zamanımızda dinsiz, imansız çok kimsenin, hatta İslâm düşmanı olan bazı milletlerin birçok işlerinde, muvaffak olmaları, rahat yaşamaları, inanmadıkları hâlde, Kur’ân-ı kerimin hükümlerine uygun olarak çalıştıkları içindir.

Müslüman olduklarını söyleyen, âdet olarak ibadetleri yapan, çok kimselerin ise, sefalet, sıkıntılar içinde yaşamalarının sebebi de, Kur’ân-ı kerimin gösterdiği hükümlere ve güzel ahlaka uymadıkları içindir. Kur’ân-ı kerime uyarak ahirette sonsuz saadete kavuşabilmek için ise, önce buna iman etmek, inanmak ve bilerek, niyet ederek uymak lazımdır.

***
Sual: Ölü kabre konulduğunda ne ile karşılaşır?
Cevap: Bir hadis-i şerifte, bu hâl şöyle anlatılmaktadır:
(Ölü, kabre konulunca, ardından gelenlerin ayak seslerini duyar. Mezardan başka onunla konuşan olmaz. Mezar der ki:
-Benim nasıl olduğumdan ve bendeki korku ve sıkıntılardan sana söylenilenler azdır, benim için ne hazırladın?
-Yazıklar olsun sana ey insanoğlu! Ben varken neye gururlandın? Benim, sıkıntılı, karanlık, yalnız ve böceklerle, kurtlarla dolu bir yer olduğumu bilmiyor muydun?
-Üzerimden geçerken, bir ayağın geride, bir ayağın ileride şaşkınca durduğun zaman, neye aldanmıştın?
Eğer o kimse salihlerden ise bir ses der ki:
-Ey mezar, neler söylüyorsun, o doğruluk üzere idi? Emr-i ma'ruf, nehy-i münker yapardı. Ona elbette yeşil bahçeler hazırladım. Sonra o kimsenin bedeni nura çevrilir, ruhu göğe çıkarılır.)

***
Sual: Kağıt para vermekle zekât verilmiş olur mu? Daha önce kağıt para olarak verilen zekâtları sahih hale getirmek için ne yapmak gerekir? Hayır kurumuna zekât vermek istersek nasıl yapmalıyız?
Cevap: Hükûmetin çıkarmış olduğu altın liralardan, piyasadaki geçer değeri en aşağı olanından onüç altın ve üçte bir altın karşılığı kadar veya daha fazla kağıt parası olanın, bir arabî sene sonra, bu kağıt paranın kırkta biri değerinde altını zekât olarak vermesi lâzımdır. Bu kağıt paraların altın karşılıklarının miktarı, borsaya tâbi olarak, zamanla değişmektedir. Çünkü, zekât fakirlere olan borçtur.

Her türlü borç, zekât malından verilir. Zekât borcu, ayn olan malın kendisini fakire temlik etmekle, yani fakirin veya vekilinin eline vermekle ödenir. Kağıt para olarak verilmez ve kabul olmaz. Evvelce kağıt olarak verilen zekâtları, altın olarak devir suretiyle kaza etmek lâzımdır. Mülkünde gümüşü de bulunan bir kimse, fakirlere faydalı olmak için, nisabı gümüşten hesaplayabilirse de, bu takdirde, kağıt paranın zekâtını da, gümüş olarak vermesi lâzım olur ki, bu kadar gümüş para bulunsa da, fukaraya yaramaz. Bir kimse, yanındakine söyleyerek veya uzakta olana mektupla yahut birisi ile haber göndererek, (Benim için, şu kadar altın zekât ver. Ben sana sonra öderim) dese, o da altınları fakirlere verse, câiz olur. Kendisine onbin kağıt lira verilip veya gönderip, (Bu benim zekâtımdır. Bunu İslâmiyete uygun olarak, falanca hayır müessesesine [derneğine] ver!) diye emir alan kimse, o günkü piyasaya göre, değeri en az olan altın lirayı öğrenir.

Değeri en az olan altın lira meselâ Hamîd altını ise ve bunun o günkü fiyatı binbeşyüz kağıt lira ise, onbin liranın karşılığı, 6,6 adet Hamîd altın lirası olur. Bu kimse, yedi adet, herhangi bir cins altın lirayı veya bunların ağırlığı kırkyedi buçuk gram veya daha fazla yüzük, bilezik gibi altını bir müesseseden veya sarraftan satın alır. Bunları, bu işleri bilen, güvendiği fakir bir şahsa verir. Fakir bu altınları teslim aldıktan sonra, bu kimseye hediye eder. Böylece, zekât altın olarak verilmiş olur. Bu kimse sonra, bu altınları emir edilmiş olan hayır müessesesine verir. (İslâm Âhlâkı s. 536)

Emr-i marufu terk etmek

Sual: Bir hadiste, (Emr-i maruf ve nehy-i münker yapmayan yani iyiliği emredip, kötülükten sakındırmayan bizden değildir) deniyor. Emr-i maruf yapma imkânımız yoksa ne yapacağız? Bizden değil demek kâfir mi demektir?
CEVAP
Emr-i maruf yapma imkânımız yoksa sorumlu olmayız. Ama günümüzde emr-i maruf yapmak için âlim olmak gerekmez. Muteber bir din kitabını birisine vermekle emr-i maruf yapmış oluruz. Kendimiz, kitap verecek birini bulamazsak, kitap verebilen birine (Bu kitabı birine ver!) diyebiliriz. Yahut kitabın parasını verip, (Bu parayla şu kitabı al, birine ver!) diyebiliriz. İmkânım yok demek geçerli bir mazeret olmaz. Bir kimsenin bir kuruşu bile olmasa, (Bana ücretsiz kitap verirseniz, ben onları dağıtırım) diyemez mi? Ücretsiz kitap verenler vardır. Ücretsiz veren de yoksa, kitap dağıtanlara dua eder. Mesela, (Ya Rabbi, ben hizmetlere maddî ve manevî yönden katılamıyorum. Bu işi maddî ve manevî şekilde yürütenlere imkân ver!) diye dua edilmelidir. Emr-i maruf yapmak isteyene Cenab-ı Hak bir yol gösterir.

Burada, (Bizden değildir) demek, kâfir demek değildir. (Bizim yolumuza uymamış olur, bizim bildirdiğimiz emr-i marufu yapmamış olur) demektir. Eğer, maddî veya manevî şekilde emr-i maruf yapma imkânı varken yapmamışsa, haram işlemiş olur. Çünkü imkânı olana emr-i maruf yapmak farzdır.

İnsanların akılları ile Allahü teâlâyı bulması

Sual: Akıl, yaratıldığı şekilde iken, Allahü teâlâya ait şeyleri anlayacak kadar tamam değil, kusurlu ise de, belki zamanla ilerleyerek ve temizlenerek Onun ile bizim anlayamayacağımız bir münasebet yapamaz mı? Melek vasıtası ile Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” haber gelmeden, bu münasebetle ve kavuşmakla insanlar akılları ile, sonsuz ve hakiki varlığa mahsus şeyleri, doğruca Ondan alamaz mı?

Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının birinci cildi 266. mektupta buyuruyor ki: Akıl, böyle bir münasebet elde edebilir. Fakat, akıl, dünyada kaldıkça, bu bedene de bağlı kalır. Bu bağlılıktan kurtulamaz. Bu iğreti varlıktan alâkası kesilmez. Vehim, her zaman, aklın etrafında, hayâl daima yanında bulunur. (Gadab), yani kızgınlık ve (Şehvet), yani nefsin arzuları, hep onunla beraber kalır. Hırs ve menfaat, onu yalnız bırakmaz. İnsanlığın, lüzumlu alâmeti olan, şaşırmak ve unutkanlık, ondan hiç ayrılmaz. Bu dünyanın hassası olan, yanılmak ve iyiyi kötü ile karıştırmak, ondan sıyrılmaz. O hâlde, akla her şeyde, nasıl inanılır?

Aklın vereceği kararlar ve emirler, vehmin karışmasından ve hayâlin tesirinden kurtulamaz ve unutkanlık tehlikesi ve şaşırmak ihtimâlinden korunamaz. Hâlbuki, bu kusurların hiçbiri, meleklerde yoktur. Bu pislikler ve kötülükler onlarda bulunmaz. Bunun için, melekler elbette yanılmaz. Meleklere itimat olunur. Meleğin getireceği haberlere vehmin karışması, unutkanlık tehlikesi ve şaşırmak ihtimâli yol bulamaz. Bazı vakitler, ruh yolu ile gelen bazı bilgileri, his uzuvları ile bildirmek istediğim zaman, vehim ve hayâl yolundan, doğru olmayan, bazı başlangıçların meydana çıktığını ve elimde olmayarak, ruhtan gelen bilgilere karıştığını ve bunları bildirirken, aralarını ayıramadığımı duyuyorum. Bazı vakit de, bunları ayırt etmeği bildiriyorlar. İşte bundan dolayı, ruhani bilgilere yanlışlık karışarak, hepsinden itimat kalkıyor. Şöyle de cevap verilir ki, aklın ilerlemesi ve temizlenmesi, ancak Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmakla, yani ahkâm-ı islâmiyyeyi öğrenip yapmakla olabilir. Bunun için de, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vesselâm” sözlerini, haberlerini öğrenmek lâzımdır.

Onlar haber vermedikçe, akıl ilerleyemez ve temizlenemez. Bazı kâfirlerde ve fâsıklarda görülen, safâ ve parlaklık alâmetleri, kalbin temizliği değil, nefsin parlaklığıdır. Nefsin parlaması da, yolu şaşırtmaktan, zarar ve ziyandan başka bir şey ele geçirmez. Bazı kâfirlerin ve fâsıkların, nefslerinin parlaklığı zamanında, bilinmeyen bazı şeyleri, haber vermelerine, (İstidrâc) denir. Yani, bunları derece derece, yavaş yavaş felâkete, azaba sürüklemek içindir. Allahü teâlâ, hepimizi böyle belâlardan korusun. Peygamberlerin en büyüğü “aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât ve alâ âlihi ve âli küllin” hürmetine, bizi böyle şeylerden korusun! (Mektûbât Tercemesi s. 364)

***
Sual: Cemaatle namaz kılarken, namazda imamın yapmadıklarını cemaatin yaptığı veya imamın yapıp cemaatin yapmadığı yerler var mıdır?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Mevkûfâtda deniyor ki:

Dört şeyi imam yaparsa, cemaat yapmaz: 1- İmam ikiden çok secde yaparsa, cemaat yapmaz. 2- İmam bayram tekbirini, bir rekatte üçten çok söylerse, cemaat söylemez. 3- İmam cenaze namazında, dörtten çok tekbir söylerse, cemaat söylemez. 4- İmam, dört rekatlik bir namazda beşinci rekate kalkarsa, cemaat kalkmaz. Beraber selam verirler.

On şeyi imam yapmazsa, cemaat yapar. Bunlar: 1- İftitah tekbirinde el kaldırmak. 2- Sübhaneke okumak. İki imam, cemaat de okumaz dedi. 3- Rüküya eğilirken tekbir getirmek. 4- Rüküda tesbih okumak. 5- Secdelere yatıp kalkarken tekbir söylemek. 6- Secdelerde tesbih okumak. 7- İmam semiallahü demezse, cemaat rabbenalekelhamd der. 8- Ettehıyyatüyü sonuna kadar okumak. 9- Namaz sonunda selam vermek. 10- Kurban bayramında, yirmiüç farzdan sonra, selam verir vermez, tekbir okumaktır.”

***
Sual: Allahü teâlânın zatına ait, sadece Ona mahsus olan sıfatları var mıdır, varsa nelerdir?

Cevap: Allahü teâlânın Sıfât-ı zâtiyyesi, zâti sıfatları altıdır. Bunlar: Vücud, Kıdem, Bekâ, Vahdâniyyet, Muhâlefet-ün lil-havâdis ve Kıyâm-ü bi-nefsihîdir. Vücûd, kendiliğinden var olmak demektir. Kıdem, varlığının öncesi, başlangıcı olmamaktır. Bekâ, varlığı sonsuz olmaktır, hiç yok olmamaktır. Vahdâniyyet, hiçbir bakımdan şeriki, ortağı, nazîri, benzeri olmamaktır. Muhâlefet-ün lil-havâdis, hiçbir şeyinde, hiçbir mahluka, hiçbir bakımdan benzemez demektir. Kıyâm-ü bi-nefsihî, varlığı kendindendir, hep var olması için, hiçbir şeye muhtaç değildir, demektir.

Bu altı sıfatın hiçbiri, yaratılanların hiçbirinde yoktur. Bunların, mahluklara hiçbir surette bağlantıları da yoktur. Bazı âlimler, Vahdâniyyet ve Muhâlefet-ün lil-havâdisin aynı olduklarını söyleyerek, sıfât-ı zâtiyye beştir demişlerdir.

***
Sual: Hadîs ile hadîs-i kudsi aynı mıdır, eğer farklı ise aralarında ne gibi bir fark vardır?

Cevap: Muhammed aleyhisselamın, manası da, telaffuzu da kendisine ait olan sözlerine Hadîs-i şerif denir. Bunlardan, manası Allahü teâlâ tarafından, kelimeleri Muhammed aleyhisselam tarafından olan hadîs-i şeriflere Hadîs-i kudsî denir.

Kocası için süslenmek

Kocası için süslenmekSual: Yeni evliyiz. Kocam, sanatçı bayanlarla çalışıyor. Eşimin onlara gönlünün düşmemesi için, eşe karşı süslenmek caiz olduğuna göre, ben de makyaj yapıyorum. Bu makyajlı hâlimle, dışarı da çıkıyorum. Günah oluyor mu? Günahsa sadece bana mı, yoksa eşime de günah oluyor mu?
CEVAP
Eğer eşiniz, harama bakmaktan çekinmiyorsa, ne kadar güzel olursanız olun, ne kadar süslenirseniz süslenin, hatta dünyanın en güzel kadını siz olsanız bile, yine o, çirkin birine bakabilir. Çünkü insanın nefsi, haramlardan hoşlanır, gıdası haramlardır. Onun için, önce nefsin terbiyesi gerekir. Haramların ateş olduğunu bilen, eşi çok çirkin olsa da, harama bakmaz.

Dışarı makyajlı çıkmak haramdır. Mubah olsa da, yani evde de yapsanız, makyaj, eşinizin harama bakmasını önleyemez. Bu, sadece kendimizi kandırmak olur. Makyajlı olarak sokağa çıkan kadından, eşi de, sözü geçen diğer aile büyükleri de, sorumlu olur. Koldaki bilezikleri ve eldeki yüzükleri, kolye, kına, sürme, fondöten gibi diğer ziynetleri de göstermemek gerekir. Süslenip, koku sürünerek sokağa çıkmak günahtır. İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Bir kadın, koku sürünüp dışarı çıkar ve kokusunu duyurmak için, bir topluluk yanından geçerse, ona bakana da, kendine de, zina günahı [göz zinası] yüklenir.) [Nesai]

(Bir kadın, cezbedici koku sürer ve erkekler de, ona bakarsa, evine gelinceye kadar Allahü teâlânın gazabında olur.) [Taberani]

Ateşle dağlamak

Sual: Bir hadiste, (Şu üç şeyde şifa vardır: Bal şerbeti, hacamat, ateşle dağlama; ama ateşle dağlamadan menederim) deniyor. Şifalı şey neden yasaklanıyor?
CEVAP
Hasta olmamak için, sağlam insanı ateşle dağlamak, tevekkülü bozar. Hasta olanın doktor tavsiyesi üzerine yaptırması caizdir. İkincisi dağlamak tehlikeli yaralara sebep olabilir. Herkese aynı faydayı vermesi de kesin değildir. Bir de, dağlamanın faydası, başka ilaçlarla da, temin olunabilir. Bu bakımdan dağlamak tavsiye edilmiyor. (S. Ebediyye)

Akşam yemeği

Sual: Akşam yemeğini yememenin mahzuru var mıdır?
CEVAP
Evet mahzuru vardır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Çok az da olsa akşam yemeğini yiyin, çünkü akşam yemeğini terk etmek yaşlanmaya sebeptir.) [Ebu Nuaym]

Yakında olan ile uzakta olan müsavi değildir

Sual: Yakında olan ile uzakta olan müsavi değildir deniyor. Uzakta olanlar istifade edip marifete, kavuşamaz mı?
Cevap:
Urvetülvüskâ Muhammed Masum Fârûkînin (Mektûbât) kitabı üçüncü cilt 153. mektubunda buyruluyor ki: Ezelde takdir edilmiş olan şey, elbet vâki olacaktır. Ra’d sûresinin kırkıncı âyetinde mealen, (Her vakit için, bir hüküm vardır) buyuruldu.

Hak teâlâyı aramağa devam ediniz! Kokusunu duyduğunuz yere koşunuz. Fırsat günleri ganimettir. Dünyaya iki kere gelmek yoktur. Yolumuzun esası sohbettir. Yanındaki ile uzaktaki müsavi olur mu?

Veyselkarânî, Resûlullahı göremediği için, hiçbir Sahabinin derecesine ulaşamadı. Bütün tariklerde, yakında olan ile uzakta olan müsavi değil ise de, bizim yolumuzun esası sohbettir, beraber olmaktır.

Aklı başında olan talip, üstadına olan muhabbeti miktarınca, onun kalbinden saçılıp kendisine gelen feyzlerden ve bereketlerden, uzakta iken de, alır. Manevi bağı [muhabbeti] sebebi ile, uzaktan gelen feyzlerden alırsa da, marifete ve vilâyet derecelerine kavuşmak için, sohbet şarttır. Allahü teâlâ, büyüklerin kalplerinden yayılan feyzlerden almamızı nasip eder. [Resûlullahtan gelen din bilgileri ikiye ayrılır: Beden bilgileri ve kalp bilgileri. Beden bilgilerine (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Bu bilgiler (Kelam), (Fıkıh) ve (Ahlâk) kitaplarından öğrenilir. Kalp bilgilerine (Marifet) ve (Feyz) denir. Marifet, feyz, insanın kalbine, Evliyanın kalplerinden akar.] (Hak Sözün Vesîkaları s. 352)

***
Sual: Peygamberlerin dışında, olağanüstü şeyler yapıp gösterenlerin, bu gösterdikleri şeylere de mucize denebilir mi?
Cevap: 
Peygamberlerin, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş olduklarını, hakikati söylediklerini gösteren harikulade, olağanüstü şeylere, Mucize denir. Peygamberin, mucize gösterirken; “inanmıyorsanız, siz de yapınız, fakat, yapamazsınız” demesi lazımdır.
Mucize, fen kanunlarına aykırı olan şeylerdir. Bunun için, fen adamları mucize yapamaz. Böyle olağanüstü şeyler gösteren kimse, bunu önceden söylemez ve siz yapamazsınız demezse, bunun Peygamber olmayıp, veli olduğu anlaşılır ve yapılan şeye de Keramet denir. Evliya olmayanların yaptığı böyle olağanüstü şeylere de, büyü denir. 
Büyücülerin yaptıkları şeyler, Peygamberlerden ve evliyadan da hasıl olabilir. Firavunun sihirbazları, iplikleri yılan şekline sokunca, Mûsâ aleyhisselamın asasının, daha büyük bir yılan olup, onları yutması böyledir. Sihirlerinin bozulduğunu ve kendilerinin yapamayacağı mucizeyi görünce hepsi, Mûsâ aleyhisselamın dinini kabul ederek iman ettiler. Firavunun ölümle tehdidi ve zulümleri karşısında bunlar, imanlarından dönmediler.

Peygamberlerin mucizelerini ve evliyanın kerametlerini hep Allahü teâlâ yaratmaktadır. Tabiat hadiselerine uyan işleri, belli sebeplerin tesirleri ile yarattığı hâlde, mucizeleri böyle sebepler olmadan yaratmaktadır. Sihir, cisimlerin fizik özelliklerini, şekillerini değiştirir, maddenin yapısını değiştirmez. Mucize ve keramet ise, ikisini de değiştirebilir.

***
Sual: Çarşıya, pazara çıkıldığı zaman, nasıl hareket etmeli ve okunması gereken bir dua var mıdır?
Cevap: 
Süleyman bin Cezâ hazretleri, Eyyühel-veled kitabında buyuruyor ki:
“Pazar yerinde gezerken kimseyi rahatsız etme! Sokaklarda sümkürme, kimse ile alay etme! Yürürken ve insanlara karşı yemek yeme! Kimseyle kavga eyleme, dostla da, düşmanla da münakaşa etme! Sattığın eşyayı geri getirirlerse reddetme! Yalan söyleme! Haram yeme, kimseyi aldatmaya kalkışma!

Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Bir kimse çarşıya girince "Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümît ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr" okusun, bin günahı affolur.)”

Yalnız Allah’tan korkmak

Yalnız Allah’tan korkmak ne demek?

Sual: Kur’an-ı kerimdeki, (Yalnız Allah’tan korkun) ve (Yalnız senden yardım isteriz) mealindeki ayetlerden kasıt nedir?

CEVAP
Bizi Cennete koyacak olan da, Cehenneme atacak olan da Allahü teâlâdır. Bir başkası bu işi yapamaz. (Putların gazabına uğrarız da, bizi Cehenneme atar) gibi bir korku yanlış olur. Deccal veya başka zalimlerden, bizi Cehenneme sokar diye korkulmaz. Bu hususlarda yalnız Allahü teâlâdan korkulur. Yılandan, hırsızdan, caniden korkmalar, bununla ilgili değildir. Allahü teâlâ dilerse, bu korkulardan da bizi muhafaza eder.

(Yalnız senden yardım isteriz) mealindeki âyet-i kerimeden önce, (Yalnız sana ibadet ederiz) buyuruluyor. Demek ki, ibadet yalnız Allahü teâlâya olur. Putlara veya başkalarına olmaz.
İbadetten sonra yardım istemek, bu ibadetin yapılmasında, kabul edilmesinde ve neticede Cennete girmemizde, yalnız senden yardım dileriz demektir. (İnsanlardan istenen yardımda da, yardımı yaratan sensin, başkasından bir yardım istesek bile, bu yardımı yaratan sensin, bize her türlü yardım senden gelir, yükümüzü birisi kaldırsa buna o gücü veren sensin, senin emrin olmadan kimse kimseye yardım edemez) demektir. Nitekim Abdülaziz Dehlevi hazretleri, Fatiha suresinin tefsirinde buyuruyor ki:

Birisinden yardım istenirken, yalnız Allahü teâlâya güvenilip, o kulun Allah’ın yardımına mazhar olduğu, Allahü teâlânın her şeyi sebeple yarattığı, o kulun da bir sebep olduğu düşünerek ondan yardım istemek, Allahü teâlâdan istemek olur. (Tahkik-ul-hakkıl-mübin)

Kurtubi tefsirinde buyuruluyor ki:

(Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz) mealindeki âyet-i kerimeyi kabul edip söyleyen, Cebriye’den de, Mutezileden de uzak kalmış ve onlara gerekli cevap verilmiş olur.

Mutezile fırkası, (Allah bizim yaptığımız işlere karışmaz) diyor. Biz, (Ya Rabbi, senden yardım isteriz) demekle, işi yapanın Allahü teâlâ olduğu meydana çıkıyor ve Mutezile rezil oluyor.

Cebriye fırkası ise, (Her işi yapan Allah’tır, kulların hiçbir rolü olmaz, günahı, sevabı işleten de odur) diyor. Biz, (Ya Rabbi, sana ibadet eder ve senden yardım isteriz) demekle, kulların da iş yaptığı, ibadet ettiği ve yardım istediği meydana çıkıyor. İbadeti bizim yaptığımız, günahı bizim işlediğimiz, dolayısıyla günahtan mesul olduğumuz meydana çıkıyor. Cebriye’ye gereken cevap verilmiş oluyor ve Cebriyecilikten de kurtulmuş oluyoruz.

Allahü teâlânın taksimine razı olmak

Allahü teâlânın taksimine razı olmak

Sual: Allahü tealadan razı olmak, bela ve nimet olarak gelen her şeyden razı olmak, itiraz etmemek mi demektir?

Cevap: Rıza demek, Allahü teâlâdan gelen her şeye razı olmak demektir. Allahü teâlâdan bir felaket gelse, ona da rıza gösterir. Kimseye şikâyet etmez. Bu, her insanın yapabileceği bir iş değildir. Fakat, bunu yapabilen, büyük bir insandır. Böyle insanlarda, Peygamberlere mahsus sabır ve tahammül var demektir. Allahü teâlânın büyüklüğüne inandığı derecede insan, bu tahammülü ve bu rızayı gösterebilir. Gıpta edilecek bir meziyettir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

“Her gün insanın karşılaştığı her şey, Allahü teâlânın dilemesi ve yaratması ile var olmaktadır. Bunun için, iradelerimizi Onun iradesine uydurmalıyız! Karşılaştığımız her şeyi, aradığımız şeyler olarak görmeliyiz ve bunlara kavuştuğumuz için sevinmeliyiz! Kulluk böyle olur. Kul isek, böyle olmalıyız! Böyle olmamak, kulluğu kabul  etmemek ve sahibine karşı gelmek olur. Allahü teâlâ, Hadis-i kudside buyuruyor ki; (Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara sabretmeyen, benden başka Rab arasın. Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın!)”

***

Sual: Gayr-i müslimlerin âdetlerini veya onların ibadet olarak yaptığı şeyleri yapmanın dinen bir mahzuru olur mu?

Cevap: Kâfirlerin âdetlerini yapmak, onlara benzemek niyeti ile olmazsa ve haram veya kötü âdetler değilse, faydalı şeyler ise, caiz olur. Onlar gibi yemek, içmek böyledir. Onlara uymak için olur veya haram veya fena, kötü şeyler ise, haram olur. Uyûn-ül besâirde deniyor ki:

“İnsan resmi veya heykeli yapıp, bu insanda ülûhiyyet, ilahlık sıfatlarından birinin bulunduğuna inanarak veya bunun kâfir olduğunu bilerek, bunların karşısında, hürmet, tazim, saygı bildiren bir şey söylese veya yapsa, mesela secde etse, Yahudîlerin ve Hıristiyanların bağladıkları zünnâr denilen kuşağı ve onların dinlerine mahsus şeyleri kullansa, kâfir olur. Kâfirlere mahsus olan şeyleri harpte hile olarak kullanırsa, kâfir olmaz.” Canını, malını, rızkını kurtaracak kadar kullanması özür olur, daha fazlası küfür olur.

***

Sual: Namaz kılarken, ah, of diye sesli olarak inlemek namazı bozar mı?

Cevap: Ah, of gibi inlemek, uf diye sıkıntıyı bildirmek, namazı bozar.

***

Sual: Ramazanın başlaması ve bayram, hilalin görülmesi ile olmadığı zamanlarda, ramazan ayından sonra, başı ve sonu için iki gün oruç mu tutmak gerekir?

Cevap: Ramazan ayının ve bayramın, gökteki hilali görmekle değil de, takvimlerdeki hesaba göre başlatıldığı yerlerde, oruca ve bayrama hakiki zamanlarından bir gün önce veya bir gün sonra başlanılmış olabilir. Oruç tutulan birinci ve sonuncu günleri hakiki ramazana rastlamış olsalar bile, ramazan olup olmadıkları şüpheli olur. İbni Âbidînde deniyor ki:

“Ramazan olup olmadığı şüpheli olan günlerde, ramazan orucu tutmak, tahrimen mekruhtur. Müslüman memleketinde olup da, ibadetleri bilmemek özür olmaz.” Bunun için, ramazanın takvimlere uyarak başlatıldığı yerlerde, bayramdan sonra, iki gün kaza orucu tutmak lazımdır. Bazı kimseler; “Ramazandan sonra, iki gün kaza orucu tutmak da nereden çıktı? Hiçbir kitapta böyle bir şey yoktur” diyorlar. Kitaplarda yazılı değildir sözü yanlıştır. Çünkü her asırda, her yerde, ramazan ayı, hilali görmekle başlardı. İki gün kaza orucuna lüzum yoktu. Şimdi, ramazan ayı, hilalin doğma zamanını hesap etmekle başlatılıyor. Ramazanın başlaması, İslamiyetin bildirdiği hükme uygun olmuyor. Bu hatayı düzeltmek için, bayramdan sonra iki gün kaza orucu lazım olduğu, Tahtâvînin Merâkıl-felâh hâşiyesinde yazılıdır. Mecmû'a-i Zühdiyyede deniyor ki:

“Şevvâl, bayram hilalini gören bir kimse, iftar edemez. Çünkü bulutlu havada, şevvâl hilalini, iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının gördüm demeleri lazımdır. Açık havada, ramazan ve şevvâl hilallerini çok kimsenin gördüm demeleri lazımdır.” Kâdîhânda deniyor ki:

“Hilal, şafaktan sonra batarsa, ikinci gecenin, şafaktan evvel batarsa, birinci gecenin hilalidir.”

***

Sual: Bilerek orucunu bozan bir kimse, bu bir oruç yerine, keffaret olarak niçin altmış gün oruç tutuyor, bu haksızlık olmuyor mu?

Cevap: Keffaret cezası, mübarek ramazan ayının hürmet, namus perdesini yırtmanın karşılığıdır. İmâm-ı a'zam hazretlerine göre, dört mezhepte de sahih olan ramazan orucunu bile bile bozmanın cezasıdır. Şâfii mezhebinde, fecirden önce niyet şart olduğundan, fecirden önce niyet etmeyen veya zorla, özürle bozan Hanefiler de, İmâm-ı a'zama göre keffaret yapmaz.

İnsanın ömrü değişebilir mi?

Sual: Bir insanın, yapacağı dua veya vereceği sadaka sebebi ile ömrü kısalabilir veya uzayabilir mi, bir de gelecek olan dertler, belalar, sadaka veya dua ile önlenebilir mi?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Gazâlî hazretleri, İhyâ-ül'ulûm kitabında buyuruyor ki:

“Kazâ-i mu'allak, Levh-i mahfuzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp, duası kabul olursa, o kaza değişir.” Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o bela gelirken korur.)

Duanın belayı def etmesi de, kaza ve kaderdendir. Kalkan, oka siper olduğu gibi, su, yerden otun yetişmesine ve havanın oksijen gazı, canlının hücrelerindeki gıda maddelerini yakıp hararet meydana gelmesine sebep olduğu gibi, dua da, Allahü teâlânın merhametinin gelmesine sebeptir. Bir hadis-i şerifte;

(Kazâ-i mu'allakı, hiçbir şey değiştiremez. Yalnız dua değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsan, iyilik arttırır) buyuruldu. Allahü teâlânın takdirinin yani kaderin, Levh-i mahfuzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen bela, kazâ-i mu'allak ise, yani o kimsenin dua etmesi de, takdir edilmiş ise, dua eder, kabul olunca, belayı önler. Ecel-i kazâyı da, iyilik etmek geciktirir. Fakat, Ecel-i müsemmâ değişmez. Ecel-i kazâ denilen, mesela, bir kimse, eğer iyi iş yapar, yahut sadaka verir, hac ederse ömrü altmış sene; bunları yapmazsa kırk sene diye takdir edilmesi gibidir. Vakit tamam olunca, eceli bir an gecikmez. Birinin üç gün ömrü kalmış iken akrabasını, Allah rızası için ziyaret etmesi ile, ömrü otuz sene uzar. Otuz yıl ömrü olan kimse de, akrabasını terk ettiği için, ömrü üç güne iner.

Davud aleyhisselamın yanına iki kişi gelip, birbirinden şikâyet ederler. Dinleyip karar verip giderken, Azrail aleyhisselam gelip;

-Bu iki kişiden, birincisinin eceline bir hafta kaldı. İkincisinin ömrü de, bir hafta önce bitmişti, fakat ölmedi dedi. Davud aleyhisselam şaşıp, sebebini sorunca;

-İkincisinin bir akrabası vardı. Buna dargındı. Bu gidip, onun gönlünü aldı. Bundan dolayı, Allahü teâlâ, buna yirmi yıl ömür takdir buyurdu dedi.

***
Sual: Oruç tutması günah olan zaman veya gün var mıdır?
Cevap: 
Ramazan Bayramının birinci günü ve Kurban Bayramının her dört günü oruç tutmak haramdır, günahtır.

Kader, tedbirle değişmez

Sual: Bir insanın kaderi, sakınmak ve tedbir almakla değişebilir mi?
Cevap: Bu konuda İhyâ-ül'ulûm kitabında deniyor ki:
“Kazâ-i mu'allak, Levh-i mahfûzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp, duası kabul olursa, o kaza değişir.” Hadis-i şerifte;

(Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o bela gelirken korur) buyuruldu.
Duanın belayı def etmesi de, kaza ve kaderdendir. Kalkan oka siper olduğu, su yerden otun yetişmesine, havadaki oksijen gazının canlının hücrelerindeki gıda maddelerini yakıp hararet meydana gelmesine sebep olduğu gibi, dua da, Allahü teâlânın merhametinin gelmesine sebeptir. Bir hadis-i şerifte;

(Kazâ-i mu'allakı, hiçbir şey değiştiremez. Yalnız dua değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsan, iyilik arttırır) buyuruldu. Allahü teâlânın takdirinin, yani kaderin, Levh-i mahfûzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen bela, kazâ-i mu'allak yani o kimsenin dua etmesi takdir edilmişse, dua eder, kabul olunca, belayı önler. Ecel-i kazâyı da, iyilik etmek geciktirir. Fakat, Ecel-i müsemmâ değişmez. Ecel-i kazâ, bir kimse, eğer iyi iş yapar, sadaka verirse ömrü altmış sene, bunları yapmazsa kırk sene diye takdir edilmesi gibidir. Vakit tamam olunca, eceli bir an gecikmez. Birinin üç gün ömrü kalmışken akrabasını, Allah rızası için ziyaret etmesi ile, ömrü otuz seneye uzar. Otuz yıl ömrü olan kimse de, akrabasını terk ettiği için, ömrü üç güne iner. Tefsîr-i Hâzinde deniyor ki:

“Takdir, ezelde Levh-i mahfûzda yazılmıştır. Sonradan bir şey yazılmaz. Levh-i mahfûzda olacak değişiklikler ve ömürlerin artması, kısalması, ezelde yazılmıştır. Buna kazâ-i mu'allak denir. Allahü teâlânın kaderi, yani ezelde ilmi nasıl ise, Levh-i mahfûzdaki değişiklikler, ona uygun olur. Hazret-i Ömer yaralanınca, Ka'bül-ahbâr hazretleri;

“Hazret-i Ömer daha yaşamak isteseydi, dua ederdi. Zira onun duası elbette kabul olur” dedi. Oradakiler;

-Nasıl böyle söylüyorsun, Allahü teâlâ mealen; (Ecel, bir an gecikmez ve vaktinden önce gelmez) buyurdu, dediklerinde;
-Evet, ecel hazır olduğu vakit gecikmez. Ecel hasıl olmadan önce, sadaka, dua ve amel-i salih ile, ömür uzar. Zira Fâtır sûresinde mealen; (Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması hep yazılıdır) buyurulmaktadır dedi.

***
Sual: Namaz ne demektir ve ehemmiyeti nedir? Namaz kılarken nelere dikkat etmelidir?
Cevap: Kayyûm-i Rabbânî Muhammed Masûm Fârûkinin birinci cilt 14. mektubunda buyruluyor ki: İyi biliniz ki, namaz, dinin direğidir. Namaz kılan bir insan, dinini doğrultmuş olur. Namaz kılmayanın, dini yıkılır. Namazları, müstehab zamanlarında ve şartlarına ve edeblerine uygun olarak kılmalıdır. Bunlar, fıkıh kitaplarında bildirilmiştir. Namazları cemaat ile kılmalı ve birinci tekbiri imam ile birlikte almağa çalışmalıdır ve birinci safta yer bulmalıdır. [Cami’ye geç gelip, birinci safa geçmek için, safları yarmak, cemaate eziyet vermek haramdır.] Bunlardan biri yapılmazsa, matem tutmalıdır. Kâmil bir Müslüman, namaza durunca, sanki dünyadan çıkıp ahirete girer. Çünkü, dünyada Allahü teâlâya yaklaşmak, çok az nasip olur. Eğer nasip olursa, o da zılle, gölgeye, surete yakınlıktır. Ahiret ise, asla yakınlık yeridir. İşte namazda, ahirete girerek, burada nasip olan devletten hisse alır. Bu dünyada hasret ve firak ateşi ile yanan susuzlar, ancak namaz çeşmesinin hayat suyu ile serinleyip rahat bulur. Büyüklük ve mabûdluk sahrasında şaşırmış kalmış olanlar, namaz gelininin çadır etekleri altında vuslatın [matlûba kavuşmanın] kokusunu duyarak hayran olurlar. Allahü teâlânın Peygamberi “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bir mümin namaz kılmağa başlayınca, Cennet kapıları onun için açılır. Rabbi ile onun arasında bulunan perdeler kalkar. Cennette olan hûru’în onu karşılar. Bu hâl, namaz bitinceye kadar devam eder).

[(Dürr-i yektâ şerhi)nde diyor ki, (Kur’ân-ı kerimin birçok yerinde emir olunan (Salât) kelimesi, her gün beş vakitte, herkesin bildiği şekilde kılınan namazdır. Bu salâtin, hususi hareketleri yapmak ve hususi şeyleri okumak olduğu, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” tarafından bildirilmiş, kendisi de böyle kılmış olduğunu, Eshâb-ı kiram, Tâbi’îne, onlar da, Tebe’i tâbi’îne bildirmişler, her asırda bulunan âlimlerin haberleri, tevatür ile bizlere kadar gelmiştir. [Tevatür, bir haberin ağızdan ağıza yayılması demektir. Bu tevatür haberleri, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları ile, bütün dünyaya yayılmıştır.] Tarikat şeyhi olduğunu söyleyen bazı mülhid ve zındıklar, cahil Müslümanlara, (Sana namazı bağışladım. Artık kılma) yahut (Allahın ve Peygamberin emir ettiği namaz, herkesin yaptığı, yatıp kalkmak ve belli şeyleri okumak değildir. Allahın ismini zikir etmek ve Onun büyüklüğünü düşünmek demektir) derse, namazı inkâr ve Müslümanları ifsat etmiş olur. Mahkeme kararı ile katli lâzım olur. Tutulduktan sonra yaptığı tevbesi kabul olmaz. Namazı inkâr eden, yani vazife olduğuna inanmayan kâfir olur. İnanıp da, tembellik ile terk eden (fasık) olur. Yani büyük günâh işlemiş olur. Kılmağa başlayıncaya kadar hapis olunur. Kılmağa başlayınca, kılmadıklarını da kaza etmesi ve ayrıca tevbe etmesi lâzım olur.) Dürr-i yektânın yazısı tamam oldu. Namazın nasıl kılınacağını, kaza namazlarını, bütün din bilgilerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenmeli, sinsi düşmanların ve zındıkların yaldızlı yazılarına ve tatlı sözlerine aldanmamalıdır. (Tam İlmihal s. 118)