BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

Son yazılarımız

Kocası için süslenmek

Kocası için süslenmekSual: Yeni evliyiz. Kocam, sanatçı bayanlarla çalışıyor. Eşimin onlara gönlünün düşmemesi için, eşe karşı süslenmek caiz olduğuna göre, ben de makyaj yapıyorum. Bu makyajlı hâlimle, dışarı da çıkıyorum. Günah oluyor mu? Günahsa sadece bana mı, yoksa eşime de günah oluyor mu?
CEVAP
Eğer eşiniz, harama bakmaktan çekinmiyorsa, ne kadar güzel olursanız olun, ne kadar süslenirseniz süslenin, hatta dünyanın en güzel kadını siz olsanız bile, yine o, çirkin birine bakabilir. Çünkü insanın nefsi, haramlardan hoşlanır, gıdası haramlardır. Onun için, önce nefsin terbiyesi gerekir. Haramların ateş olduğunu bilen, eşi çok çirkin olsa da, harama bakmaz.

Dışarı makyajlı çıkmak haramdır. Mubah olsa da, yani evde de yapsanız, makyaj, eşinizin harama bakmasını önleyemez. Bu, sadece kendimizi kandırmak olur. Makyajlı olarak sokağa çıkan kadından, eşi de, sözü geçen diğer aile büyükleri de, sorumlu olur. Koldaki bilezikleri ve eldeki yüzükleri, kolye, kına, sürme, fondöten gibi diğer ziynetleri de göstermemek gerekir. Süslenip, koku sürünerek sokağa çıkmak günahtır. İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Bir kadın, koku sürünüp dışarı çıkar ve kokusunu duyurmak için, bir topluluk yanından geçerse, ona bakana da, kendine de, zina günahı [göz zinası] yüklenir.) [Nesai]

(Bir kadın, cezbedici koku sürer ve erkekler de, ona bakarsa, evine gelinceye kadar Allahü teâlânın gazabında olur.) [Taberani]

Ateşle dağlamak

Sual: Bir hadiste, (Şu üç şeyde şifa vardır: Bal şerbeti, hacamat, ateşle dağlama; ama ateşle dağlamadan menederim) deniyor. Şifalı şey neden yasaklanıyor?
CEVAP
Hasta olmamak için, sağlam insanı ateşle dağlamak, tevekkülü bozar. Hasta olanın doktor tavsiyesi üzerine yaptırması caizdir. İkincisi dağlamak tehlikeli yaralara sebep olabilir. Herkese aynı faydayı vermesi de kesin değildir. Bir de, dağlamanın faydası, başka ilaçlarla da, temin olunabilir. Bu bakımdan dağlamak tavsiye edilmiyor. (S. Ebediyye)

Akşam yemeği

Sual: Akşam yemeğini yememenin mahzuru var mıdır?
CEVAP
Evet mahzuru vardır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Çok az da olsa akşam yemeğini yiyin, çünkü akşam yemeğini terk etmek yaşlanmaya sebeptir.) [Ebu Nuaym]

Yakında olan ile uzakta olan müsavi değildir

Sual: Yakında olan ile uzakta olan müsavi değildir deniyor. Uzakta olanlar istifade edip marifete, kavuşamaz mı?
Cevap:
Urvetülvüskâ Muhammed Masum Fârûkînin (Mektûbât) kitabı üçüncü cilt 153. mektubunda buyruluyor ki: Ezelde takdir edilmiş olan şey, elbet vâki olacaktır. Ra’d sûresinin kırkıncı âyetinde mealen, (Her vakit için, bir hüküm vardır) buyuruldu.

Hak teâlâyı aramağa devam ediniz! Kokusunu duyduğunuz yere koşunuz. Fırsat günleri ganimettir. Dünyaya iki kere gelmek yoktur. Yolumuzun esası sohbettir. Yanındaki ile uzaktaki müsavi olur mu?

Veyselkarânî, Resûlullahı göremediği için, hiçbir Sahabinin derecesine ulaşamadı. Bütün tariklerde, yakında olan ile uzakta olan müsavi değil ise de, bizim yolumuzun esası sohbettir, beraber olmaktır.

Aklı başında olan talip, üstadına olan muhabbeti miktarınca, onun kalbinden saçılıp kendisine gelen feyzlerden ve bereketlerden, uzakta iken de, alır. Manevi bağı [muhabbeti] sebebi ile, uzaktan gelen feyzlerden alırsa da, marifete ve vilâyet derecelerine kavuşmak için, sohbet şarttır. Allahü teâlâ, büyüklerin kalplerinden yayılan feyzlerden almamızı nasip eder. [Resûlullahtan gelen din bilgileri ikiye ayrılır: Beden bilgileri ve kalp bilgileri. Beden bilgilerine (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Bu bilgiler (Kelam), (Fıkıh) ve (Ahlâk) kitaplarından öğrenilir. Kalp bilgilerine (Marifet) ve (Feyz) denir. Marifet, feyz, insanın kalbine, Evliyanın kalplerinden akar.] (Hak Sözün Vesîkaları s. 352)

***
Sual: Peygamberlerin dışında, olağanüstü şeyler yapıp gösterenlerin, bu gösterdikleri şeylere de mucize denebilir mi?
Cevap: 
Peygamberlerin, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş olduklarını, hakikati söylediklerini gösteren harikulade, olağanüstü şeylere, Mucize denir. Peygamberin, mucize gösterirken; “inanmıyorsanız, siz de yapınız, fakat, yapamazsınız” demesi lazımdır.
Mucize, fen kanunlarına aykırı olan şeylerdir. Bunun için, fen adamları mucize yapamaz. Böyle olağanüstü şeyler gösteren kimse, bunu önceden söylemez ve siz yapamazsınız demezse, bunun Peygamber olmayıp, veli olduğu anlaşılır ve yapılan şeye de Keramet denir. Evliya olmayanların yaptığı böyle olağanüstü şeylere de, büyü denir. 
Büyücülerin yaptıkları şeyler, Peygamberlerden ve evliyadan da hasıl olabilir. Firavunun sihirbazları, iplikleri yılan şekline sokunca, Mûsâ aleyhisselamın asasının, daha büyük bir yılan olup, onları yutması böyledir. Sihirlerinin bozulduğunu ve kendilerinin yapamayacağı mucizeyi görünce hepsi, Mûsâ aleyhisselamın dinini kabul ederek iman ettiler. Firavunun ölümle tehdidi ve zulümleri karşısında bunlar, imanlarından dönmediler.

Peygamberlerin mucizelerini ve evliyanın kerametlerini hep Allahü teâlâ yaratmaktadır. Tabiat hadiselerine uyan işleri, belli sebeplerin tesirleri ile yarattığı hâlde, mucizeleri böyle sebepler olmadan yaratmaktadır. Sihir, cisimlerin fizik özelliklerini, şekillerini değiştirir, maddenin yapısını değiştirmez. Mucize ve keramet ise, ikisini de değiştirebilir.

***
Sual: Çarşıya, pazara çıkıldığı zaman, nasıl hareket etmeli ve okunması gereken bir dua var mıdır?
Cevap: 
Süleyman bin Cezâ hazretleri, Eyyühel-veled kitabında buyuruyor ki:
“Pazar yerinde gezerken kimseyi rahatsız etme! Sokaklarda sümkürme, kimse ile alay etme! Yürürken ve insanlara karşı yemek yeme! Kimseyle kavga eyleme, dostla da, düşmanla da münakaşa etme! Sattığın eşyayı geri getirirlerse reddetme! Yalan söyleme! Haram yeme, kimseyi aldatmaya kalkışma!

Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Bir kimse çarşıya girince "Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümît ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr" okusun, bin günahı affolur.)”

Yalnız Allah’tan korkmak

Yalnız Allah’tan korkmak ne demek?

Sual: Kur’an-ı kerimdeki, (Yalnız Allah’tan korkun) ve (Yalnız senden yardım isteriz) mealindeki ayetlerden kasıt nedir?

CEVAP
Bizi Cennete koyacak olan da, Cehenneme atacak olan da Allahü teâlâdır. Bir başkası bu işi yapamaz. (Putların gazabına uğrarız da, bizi Cehenneme atar) gibi bir korku yanlış olur. Deccal veya başka zalimlerden, bizi Cehenneme sokar diye korkulmaz. Bu hususlarda yalnız Allahü teâlâdan korkulur. Yılandan, hırsızdan, caniden korkmalar, bununla ilgili değildir. Allahü teâlâ dilerse, bu korkulardan da bizi muhafaza eder.

(Yalnız senden yardım isteriz) mealindeki âyet-i kerimeden önce, (Yalnız sana ibadet ederiz) buyuruluyor. Demek ki, ibadet yalnız Allahü teâlâya olur. Putlara veya başkalarına olmaz.
İbadetten sonra yardım istemek, bu ibadetin yapılmasında, kabul edilmesinde ve neticede Cennete girmemizde, yalnız senden yardım dileriz demektir. (İnsanlardan istenen yardımda da, yardımı yaratan sensin, başkasından bir yardım istesek bile, bu yardımı yaratan sensin, bize her türlü yardım senden gelir, yükümüzü birisi kaldırsa buna o gücü veren sensin, senin emrin olmadan kimse kimseye yardım edemez) demektir. Nitekim Abdülaziz Dehlevi hazretleri, Fatiha suresinin tefsirinde buyuruyor ki:

Birisinden yardım istenirken, yalnız Allahü teâlâya güvenilip, o kulun Allah’ın yardımına mazhar olduğu, Allahü teâlânın her şeyi sebeple yarattığı, o kulun da bir sebep olduğu düşünerek ondan yardım istemek, Allahü teâlâdan istemek olur. (Tahkik-ul-hakkıl-mübin)

Kurtubi tefsirinde buyuruluyor ki:

(Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz) mealindeki âyet-i kerimeyi kabul edip söyleyen, Cebriye’den de, Mutezileden de uzak kalmış ve onlara gerekli cevap verilmiş olur.

Mutezile fırkası, (Allah bizim yaptığımız işlere karışmaz) diyor. Biz, (Ya Rabbi, senden yardım isteriz) demekle, işi yapanın Allahü teâlâ olduğu meydana çıkıyor ve Mutezile rezil oluyor.

Cebriye fırkası ise, (Her işi yapan Allah’tır, kulların hiçbir rolü olmaz, günahı, sevabı işleten de odur) diyor. Biz, (Ya Rabbi, sana ibadet eder ve senden yardım isteriz) demekle, kulların da iş yaptığı, ibadet ettiği ve yardım istediği meydana çıkıyor. İbadeti bizim yaptığımız, günahı bizim işlediğimiz, dolayısıyla günahtan mesul olduğumuz meydana çıkıyor. Cebriye’ye gereken cevap verilmiş oluyor ve Cebriyecilikten de kurtulmuş oluyoruz.

Allahü teâlânın taksimine razı olmak

Allahü teâlânın taksimine razı olmak

Sual: Allahü tealadan razı olmak, bela ve nimet olarak gelen her şeyden razı olmak, itiraz etmemek mi demektir?

Cevap: Rıza demek, Allahü teâlâdan gelen her şeye razı olmak demektir. Allahü teâlâdan bir felaket gelse, ona da rıza gösterir. Kimseye şikâyet etmez. Bu, her insanın yapabileceği bir iş değildir. Fakat, bunu yapabilen, büyük bir insandır. Böyle insanlarda, Peygamberlere mahsus sabır ve tahammül var demektir. Allahü teâlânın büyüklüğüne inandığı derecede insan, bu tahammülü ve bu rızayı gösterebilir. Gıpta edilecek bir meziyettir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

“Her gün insanın karşılaştığı her şey, Allahü teâlânın dilemesi ve yaratması ile var olmaktadır. Bunun için, iradelerimizi Onun iradesine uydurmalıyız! Karşılaştığımız her şeyi, aradığımız şeyler olarak görmeliyiz ve bunlara kavuştuğumuz için sevinmeliyiz! Kulluk böyle olur. Kul isek, böyle olmalıyız! Böyle olmamak, kulluğu kabul  etmemek ve sahibine karşı gelmek olur. Allahü teâlâ, Hadis-i kudside buyuruyor ki; (Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara sabretmeyen, benden başka Rab arasın. Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın!)”

***

Sual: Gayr-i müslimlerin âdetlerini veya onların ibadet olarak yaptığı şeyleri yapmanın dinen bir mahzuru olur mu?

Cevap: Kâfirlerin âdetlerini yapmak, onlara benzemek niyeti ile olmazsa ve haram veya kötü âdetler değilse, faydalı şeyler ise, caiz olur. Onlar gibi yemek, içmek böyledir. Onlara uymak için olur veya haram veya fena, kötü şeyler ise, haram olur. Uyûn-ül besâirde deniyor ki:

“İnsan resmi veya heykeli yapıp, bu insanda ülûhiyyet, ilahlık sıfatlarından birinin bulunduğuna inanarak veya bunun kâfir olduğunu bilerek, bunların karşısında, hürmet, tazim, saygı bildiren bir şey söylese veya yapsa, mesela secde etse, Yahudîlerin ve Hıristiyanların bağladıkları zünnâr denilen kuşağı ve onların dinlerine mahsus şeyleri kullansa, kâfir olur. Kâfirlere mahsus olan şeyleri harpte hile olarak kullanırsa, kâfir olmaz.” Canını, malını, rızkını kurtaracak kadar kullanması özür olur, daha fazlası küfür olur.

***

Sual: Namaz kılarken, ah, of diye sesli olarak inlemek namazı bozar mı?

Cevap: Ah, of gibi inlemek, uf diye sıkıntıyı bildirmek, namazı bozar.

***

Sual: Ramazanın başlaması ve bayram, hilalin görülmesi ile olmadığı zamanlarda, ramazan ayından sonra, başı ve sonu için iki gün oruç mu tutmak gerekir?

Cevap: Ramazan ayının ve bayramın, gökteki hilali görmekle değil de, takvimlerdeki hesaba göre başlatıldığı yerlerde, oruca ve bayrama hakiki zamanlarından bir gün önce veya bir gün sonra başlanılmış olabilir. Oruç tutulan birinci ve sonuncu günleri hakiki ramazana rastlamış olsalar bile, ramazan olup olmadıkları şüpheli olur. İbni Âbidînde deniyor ki:

“Ramazan olup olmadığı şüpheli olan günlerde, ramazan orucu tutmak, tahrimen mekruhtur. Müslüman memleketinde olup da, ibadetleri bilmemek özür olmaz.” Bunun için, ramazanın takvimlere uyarak başlatıldığı yerlerde, bayramdan sonra, iki gün kaza orucu tutmak lazımdır. Bazı kimseler; “Ramazandan sonra, iki gün kaza orucu tutmak da nereden çıktı? Hiçbir kitapta böyle bir şey yoktur” diyorlar. Kitaplarda yazılı değildir sözü yanlıştır. Çünkü her asırda, her yerde, ramazan ayı, hilali görmekle başlardı. İki gün kaza orucuna lüzum yoktu. Şimdi, ramazan ayı, hilalin doğma zamanını hesap etmekle başlatılıyor. Ramazanın başlaması, İslamiyetin bildirdiği hükme uygun olmuyor. Bu hatayı düzeltmek için, bayramdan sonra iki gün kaza orucu lazım olduğu, Tahtâvînin Merâkıl-felâh hâşiyesinde yazılıdır. Mecmû'a-i Zühdiyyede deniyor ki:

“Şevvâl, bayram hilalini gören bir kimse, iftar edemez. Çünkü bulutlu havada, şevvâl hilalini, iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının gördüm demeleri lazımdır. Açık havada, ramazan ve şevvâl hilallerini çok kimsenin gördüm demeleri lazımdır.” Kâdîhânda deniyor ki:

“Hilal, şafaktan sonra batarsa, ikinci gecenin, şafaktan evvel batarsa, birinci gecenin hilalidir.”

***

Sual: Bilerek orucunu bozan bir kimse, bu bir oruç yerine, keffaret olarak niçin altmış gün oruç tutuyor, bu haksızlık olmuyor mu?

Cevap: Keffaret cezası, mübarek ramazan ayının hürmet, namus perdesini yırtmanın karşılığıdır. İmâm-ı a'zam hazretlerine göre, dört mezhepte de sahih olan ramazan orucunu bile bile bozmanın cezasıdır. Şâfii mezhebinde, fecirden önce niyet şart olduğundan, fecirden önce niyet etmeyen veya zorla, özürle bozan Hanefiler de, İmâm-ı a'zama göre keffaret yapmaz.

İnsanın ömrü değişebilir mi?

Sual: Bir insanın, yapacağı dua veya vereceği sadaka sebebi ile ömrü kısalabilir veya uzayabilir mi, bir de gelecek olan dertler, belalar, sadaka veya dua ile önlenebilir mi?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Gazâlî hazretleri, İhyâ-ül'ulûm kitabında buyuruyor ki:

“Kazâ-i mu'allak, Levh-i mahfuzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp, duası kabul olursa, o kaza değişir.” Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o bela gelirken korur.)

Duanın belayı def etmesi de, kaza ve kaderdendir. Kalkan, oka siper olduğu gibi, su, yerden otun yetişmesine ve havanın oksijen gazı, canlının hücrelerindeki gıda maddelerini yakıp hararet meydana gelmesine sebep olduğu gibi, dua da, Allahü teâlânın merhametinin gelmesine sebeptir. Bir hadis-i şerifte;

(Kazâ-i mu'allakı, hiçbir şey değiştiremez. Yalnız dua değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsan, iyilik arttırır) buyuruldu. Allahü teâlânın takdirinin yani kaderin, Levh-i mahfuzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen bela, kazâ-i mu'allak ise, yani o kimsenin dua etmesi de, takdir edilmiş ise, dua eder, kabul olunca, belayı önler. Ecel-i kazâyı da, iyilik etmek geciktirir. Fakat, Ecel-i müsemmâ değişmez. Ecel-i kazâ denilen, mesela, bir kimse, eğer iyi iş yapar, yahut sadaka verir, hac ederse ömrü altmış sene; bunları yapmazsa kırk sene diye takdir edilmesi gibidir. Vakit tamam olunca, eceli bir an gecikmez. Birinin üç gün ömrü kalmış iken akrabasını, Allah rızası için ziyaret etmesi ile, ömrü otuz sene uzar. Otuz yıl ömrü olan kimse de, akrabasını terk ettiği için, ömrü üç güne iner.

Davud aleyhisselamın yanına iki kişi gelip, birbirinden şikâyet ederler. Dinleyip karar verip giderken, Azrail aleyhisselam gelip;

-Bu iki kişiden, birincisinin eceline bir hafta kaldı. İkincisinin ömrü de, bir hafta önce bitmişti, fakat ölmedi dedi. Davud aleyhisselam şaşıp, sebebini sorunca;

-İkincisinin bir akrabası vardı. Buna dargındı. Bu gidip, onun gönlünü aldı. Bundan dolayı, Allahü teâlâ, buna yirmi yıl ömür takdir buyurdu dedi.

***
Sual: Oruç tutması günah olan zaman veya gün var mıdır?
Cevap: 
Ramazan Bayramının birinci günü ve Kurban Bayramının her dört günü oruç tutmak haramdır, günahtır.

Kader, tedbirle değişmez

Sual: Bir insanın kaderi, sakınmak ve tedbir almakla değişebilir mi?
Cevap: Bu konuda İhyâ-ül'ulûm kitabında deniyor ki:
“Kazâ-i mu'allak, Levh-i mahfûzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp, duası kabul olursa, o kaza değişir.” Hadis-i şerifte;

(Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o bela gelirken korur) buyuruldu.
Duanın belayı def etmesi de, kaza ve kaderdendir. Kalkan oka siper olduğu, su yerden otun yetişmesine, havadaki oksijen gazının canlının hücrelerindeki gıda maddelerini yakıp hararet meydana gelmesine sebep olduğu gibi, dua da, Allahü teâlânın merhametinin gelmesine sebeptir. Bir hadis-i şerifte;

(Kazâ-i mu'allakı, hiçbir şey değiştiremez. Yalnız dua değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsan, iyilik arttırır) buyuruldu. Allahü teâlânın takdirinin, yani kaderin, Levh-i mahfûzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen bela, kazâ-i mu'allak yani o kimsenin dua etmesi takdir edilmişse, dua eder, kabul olunca, belayı önler. Ecel-i kazâyı da, iyilik etmek geciktirir. Fakat, Ecel-i müsemmâ değişmez. Ecel-i kazâ, bir kimse, eğer iyi iş yapar, sadaka verirse ömrü altmış sene, bunları yapmazsa kırk sene diye takdir edilmesi gibidir. Vakit tamam olunca, eceli bir an gecikmez. Birinin üç gün ömrü kalmışken akrabasını, Allah rızası için ziyaret etmesi ile, ömrü otuz seneye uzar. Otuz yıl ömrü olan kimse de, akrabasını terk ettiği için, ömrü üç güne iner. Tefsîr-i Hâzinde deniyor ki:

“Takdir, ezelde Levh-i mahfûzda yazılmıştır. Sonradan bir şey yazılmaz. Levh-i mahfûzda olacak değişiklikler ve ömürlerin artması, kısalması, ezelde yazılmıştır. Buna kazâ-i mu'allak denir. Allahü teâlânın kaderi, yani ezelde ilmi nasıl ise, Levh-i mahfûzdaki değişiklikler, ona uygun olur. Hazret-i Ömer yaralanınca, Ka'bül-ahbâr hazretleri;

“Hazret-i Ömer daha yaşamak isteseydi, dua ederdi. Zira onun duası elbette kabul olur” dedi. Oradakiler;

-Nasıl böyle söylüyorsun, Allahü teâlâ mealen; (Ecel, bir an gecikmez ve vaktinden önce gelmez) buyurdu, dediklerinde;
-Evet, ecel hazır olduğu vakit gecikmez. Ecel hasıl olmadan önce, sadaka, dua ve amel-i salih ile, ömür uzar. Zira Fâtır sûresinde mealen; (Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması hep yazılıdır) buyurulmaktadır dedi.

***
Sual: Namaz ne demektir ve ehemmiyeti nedir? Namaz kılarken nelere dikkat etmelidir?
Cevap: Kayyûm-i Rabbânî Muhammed Masûm Fârûkinin birinci cilt 14. mektubunda buyruluyor ki: İyi biliniz ki, namaz, dinin direğidir. Namaz kılan bir insan, dinini doğrultmuş olur. Namaz kılmayanın, dini yıkılır. Namazları, müstehab zamanlarında ve şartlarına ve edeblerine uygun olarak kılmalıdır. Bunlar, fıkıh kitaplarında bildirilmiştir. Namazları cemaat ile kılmalı ve birinci tekbiri imam ile birlikte almağa çalışmalıdır ve birinci safta yer bulmalıdır. [Cami’ye geç gelip, birinci safa geçmek için, safları yarmak, cemaate eziyet vermek haramdır.] Bunlardan biri yapılmazsa, matem tutmalıdır. Kâmil bir Müslüman, namaza durunca, sanki dünyadan çıkıp ahirete girer. Çünkü, dünyada Allahü teâlâya yaklaşmak, çok az nasip olur. Eğer nasip olursa, o da zılle, gölgeye, surete yakınlıktır. Ahiret ise, asla yakınlık yeridir. İşte namazda, ahirete girerek, burada nasip olan devletten hisse alır. Bu dünyada hasret ve firak ateşi ile yanan susuzlar, ancak namaz çeşmesinin hayat suyu ile serinleyip rahat bulur. Büyüklük ve mabûdluk sahrasında şaşırmış kalmış olanlar, namaz gelininin çadır etekleri altında vuslatın [matlûba kavuşmanın] kokusunu duyarak hayran olurlar. Allahü teâlânın Peygamberi “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bir mümin namaz kılmağa başlayınca, Cennet kapıları onun için açılır. Rabbi ile onun arasında bulunan perdeler kalkar. Cennette olan hûru’în onu karşılar. Bu hâl, namaz bitinceye kadar devam eder).

[(Dürr-i yektâ şerhi)nde diyor ki, (Kur’ân-ı kerimin birçok yerinde emir olunan (Salât) kelimesi, her gün beş vakitte, herkesin bildiği şekilde kılınan namazdır. Bu salâtin, hususi hareketleri yapmak ve hususi şeyleri okumak olduğu, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” tarafından bildirilmiş, kendisi de böyle kılmış olduğunu, Eshâb-ı kiram, Tâbi’îne, onlar da, Tebe’i tâbi’îne bildirmişler, her asırda bulunan âlimlerin haberleri, tevatür ile bizlere kadar gelmiştir. [Tevatür, bir haberin ağızdan ağıza yayılması demektir. Bu tevatür haberleri, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları ile, bütün dünyaya yayılmıştır.] Tarikat şeyhi olduğunu söyleyen bazı mülhid ve zındıklar, cahil Müslümanlara, (Sana namazı bağışladım. Artık kılma) yahut (Allahın ve Peygamberin emir ettiği namaz, herkesin yaptığı, yatıp kalkmak ve belli şeyleri okumak değildir. Allahın ismini zikir etmek ve Onun büyüklüğünü düşünmek demektir) derse, namazı inkâr ve Müslümanları ifsat etmiş olur. Mahkeme kararı ile katli lâzım olur. Tutulduktan sonra yaptığı tevbesi kabul olmaz. Namazı inkâr eden, yani vazife olduğuna inanmayan kâfir olur. İnanıp da, tembellik ile terk eden (fasık) olur. Yani büyük günâh işlemiş olur. Kılmağa başlayıncaya kadar hapis olunur. Kılmağa başlayınca, kılmadıklarını da kaza etmesi ve ayrıca tevbe etmesi lâzım olur.) Dürr-i yektânın yazısı tamam oldu. Namazın nasıl kılınacağını, kaza namazlarını, bütün din bilgilerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenmeli, sinsi düşmanların ve zındıkların yaldızlı yazılarına ve tatlı sözlerine aldanmamalıdır. (Tam İlmihal s. 118)

İfrat ve tefrit arası ne demek?

Sual: Dinimizde aşırılığın hükmü nedir?
CEVAP
Dinimizde ifrat ve tefritin yani aşırılığın yeri yoktur. Dinimiz orta yolda olmayı emreder. Bir hadis-i şerifte, (İşlerin hayırlısı vasat olanıdır) buyuruldu. (Beyhekî)

[Vasat, ifrat ve tefritten uzak, orta yol demektir. İfrat normalden fazla, tefrit normalden az demektir. 

Mesela çok uyumak ifrat, çok az uyumak tefrittir. Çok yiyip içmek ifrat, çok az yemekse tefrittir.]

İfrata kaçarak gücünün yetmediği şekilde ibadet etmeye çalışmak, mesela geceleri hiç uyumadan ibadet etmek, gündüzleri hep oruç tutmak, hanımından uzak kalmak, et, süt, tatlı gibi gıdaları hiç yememek, iyi Müslüman olmak demek değildir. Bir hadis-i şerif:

(Kolay bir dinle gönderildim. Dinimizde ruhbanlık yoktur. Et yiyin, hanımınızla mübaşeret edin! [Nafile] oruç da tutun! Tutmadığınız günler de olsun! [Nâfile] namaz da kılın! Uyuyun da! Ben bunlarla emrolundum.) [Taberanî]

Yiyip içmeden, uyumadan ibadet etmek zordur. Bir hadis-i şerifte, (Din kolaylıktır. Dinde aşırı gideni, din mağlup eder) buyuruldu. (Nesaî)

Bir de tefrite gidip, (Dinde kolaylık var) diyerek dini bozanlar var. Reformcuların kitapları böyle yanlışlıklarla doludur. Birkaç misal verelim:

1- Mestin üstüne mesh edilir diye, oje üstüne mesh caiz olmaz.
2- Naylon çoraplara mesh kolaylıksa da, dinin emri değişmiş olur, namazlar sahih olmaz.
3- Su bulunmazsa teyemmüm edilir, fakat reformcuların dediği gibi sular kesilince, (Suyu aramadan hemen teyemmüm edin!) demek, dinde kolaylık değil, dini değiştirmektir.
4- Ramazan yaza gelince tutmayıp, kışa tehir etmek caiz olmaz.
5- Namazları vaktinde kılmayıp, hepsini gece yatarken kılmak da dini değiştirmek olur.
6- Hanefî’de gusülde ağzın içini yıkamak farzsa da, diğer iki mezhepte farz değil diye ağzın içini yıkamamak mezhepsizlik olur.

Dinde zorluk yok demek, (Dinimizin verdiği ruhsatlardan faydalanın) demektir. Yoksa (Herkes hoşuna giden şeyleri yapsın, hoşlanmadığı şeyleri yapmasın, ibadetleri keyfine göre değiştirsin) demek değildir. Dinde ufak bir değişiklik yapmak dinsizlik olur. Bir hadis-i şerifte, (Dinimizde olmayan bir şey çıkarılırsa, o şey merduddur) buyuruldu. (Buhârî)

Hoparlöre uymak

Sual: Biliyoruz ki, namazda birinin emriyle hareket etmek namazı bozar. Mesela bir kişi, arkaya yanına gitmemiz için, namaz kılarken omzumuza vursa, biz onun emrine uyarak arkaya gidersek, namazımız bozulur, fakat o vurunca kendi isteğimizle gidersek, namazımız bozulmuş olmaz. Bunun gibi, namaz kıldıran imamın, hoparlörden gelen Allahü ekber sesiyle değil de, kendi arzumuzla hareket etsek, rükûa, secdeye inip kalksak, namaz bozulmuş olmaz değil mi?
CEVAP
Evet, bozulmuş olmaz. Çünkü hoparlörden gelen sese uymuyor, kendi isteğimizle hareket ediyoruz.

Hikmetinden sual olunmaz

Sual: Kur’anda, domuz, kan ve faiz gibi şeyler haram ediliyor; ama zararları ne, niçin yasaklandığının hikmetleri bildirilmiyor. Namaz, oruç, hac gibi ibadetler emrediliyor; ama ne gibi faydaları var, açıkça bunların sebepleri, hikmetleri bildirilmiyor. Sebebini bilmeden körü körüne mi bunları yapmak gerekiyor?
CEVAP
Eğer hikmetlerinin bilinmesi gerekseydi, Allahü teâlâ, emredilen veya yasak edilen her şeyin hikmetini de bildirirdi. Hikmetsiz, faydasız hiçbir şey yaratmamıştır. Yarattıklarında bir değil, sayısız hikmetleri vardır. Allahü teâlânın emirleri için, (Körü körüne mi yapalım) demek çok yanlıştır. Hikmetlerini, faydalarını bilmesek de, Allahü teâlânın emri olduğu için yapmamız gerekir. Bununla beraber bazı emirlerin hikmetleri az çok anlaşılabilir. Hikmetlerinden bir kısmı bildirilenler de vardır.

Bir ayet-i kerime meali:
(Şeytan, şarap ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister. Sizi, Allah’ı zikirden ve namazdan alıkoymak ister. Siz[zararları bilinirken] bunlardan hâlâ sakınmaz mısınız?) [Maide 91]

Şarabın zarar verecek kısmı haramdır denilemez. Bir damla alkol içilse de haramdır. Ölçü, zarar verip vermemesi değildir. Besmelesiz kesilen kuzu eti, vücuda zarar vermez; ama yine yenmez, leş olur, haram olur. Bir damla kan veya bir damla idrar içmek, insana zarar vermese de haramdır. Dinin emrinde bir sebep aranmaz, sadece o emre uyulur.

İlahi emrin hikmeti anlaşılmasa da, Allah’ın emri olduğu için, hiç tereddütsüz kabul etmek şarttır. İslam âlimlerinin en büyüklerinden olan Hüccet-ül-İslam unvanına sahip İmam-ı Gazali hazretlerinin İhya’da ve imam-ı Süyuti hazretlerinin Cami-us-sagîr’de bildirdiği hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Ahir zamanda değişik inançlar çıkınca, koca karı gibi inanın.) [Deylemi]

Bu hadis-i şerif, koca karı gibi, bâtıl şeylere körü körüne inanın demek değildir. Allah ve resulünün bildirdiklerine aklınız almasa da, ispat edemeseniz de, faydası olmadığını sansanız da, inanın demektir. Cennet, cehennem, sırat köprüsü ve ahiret hayatı akılla, mantıkla ispat edilemez. Mutezile aklı almadığı için sırat köprüsünü, mizanı, miracı ve benzeri olayları inkâr etmiştir. Miraç olayında, müslüman olmaya niyetli olanlar vazgeçerken, müşrikler, bu bir çılgınlık derken, Hazret-i Ebu Bekir, (O söylediyse doğrudur) diyerek imanın zirvesine çıkmıştır.

Görmeden, aklını kullanmadan, bir anda Miraca gidip geldiğine inanarak Resulullahı tasdik etmesi, imanını yükseltmiştir. Güneşten daha parlak olan imanından dolayı Peygamber efendimiz, (Ebu Bekr’in imanı, bütün insanların imanları toplamıyla tartılsa, Ebu Bekr’in imanı daha ağır gelir) buyurmuştur. İman, görmeden inanmaktır. Kur’an-ı kerimde, salihler övülürken, (O müttekîler ki, gayba inanırlar) buyuruluyor. (Bekara 3)

Demek ki gayba inanmak, müttekilerin vasfıdır. Resulullah ne bildirmişse doğrudur diyerek inananlar kurtulmuştur. İman, araştırarak, akıl yürüterek elde edilen bir şey değildir. İslam âlimleri imanı şöyle tarif etmişlerdir:

İman, Muhammed aleyhisselamın, peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan, tasdiktir. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. Çünkü iman parçalanmaz. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

(Dini aklıyla ölçen kadar, zararlı kimse yoktur.) [Taberani]

Bir kulun vazifesi, bir şeyin hikmetini araştırmak değil, verilen emri noksansız yapmaya çalışmaktır. Allahü teâlânın emirlerinin sebebini ve hikmetini anlamak, kullar için çok zaman mümkün olmaz. Bunun için ecdadımız, (Hikmetinden sual olunmaz) demişlerdir. Aklın acizliğini göstermek için de şöyle demişlerdir:

İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi, bu kadar sıkleti çekmez.

Yani, akıl bu işin hikmetini anlayamaz, sırlarını kavrayamaz; çünkü bu terazi bu kadar ağırlığı çekemez demektir. Öyle ya, kuyumcudaki terazi ile odun tartılamaz. Akıl da, yaratılışların hepsinin hikmetini anlamaktan âcizdir.

Muntazamdır bütün işlerin senin,
Aklı ermez, hikmetine kimsenin.

Müslümanlar, Allahü teâlâ emrettiği için, vazifeleri olduğu için ibadet eder. İslamiyet’in emirlerinde ve yasaklarında, kulların dünyaları ve ahiretleri için nice faydalar bulunmakla beraber, ibadet ederken, Allahü teâlânın emri olduğunu, kulluk vazifesi olduğunu niyet etmek, düşünmek lazımdır. Böyle düşünmeden yapılan iş, ibadet olmaz. Dinle ilgisi olmayan bayağı bir iş olur. Mesela, namaz kılan, Allahü teâlânın emrini yerine getirmeyi ve kulluk vazifesini yapmayı niyet etmeyip, namazın bir jimnastik, beden terbiyesi olduğunu düşünerek kılarsa, namazı sahih olmaz. İbadet yapmış olmaz. Spor yapmış olur.

Oruç tutanın da, yalnız mideyi dinlendirmeyi, perhiz yapmayı düşünmesi, orucun sahih ve makbul olmamasına sebep olur. Savaşan, canını tehlikeye koyan bir müslüman da, Allah’ın dinini kuvvetlendirmek, İslamiyet’i yeryüzüne yaymak ve Müslümanları korumak için değil de, şan ve şeref, mal ve rütbe için savaşırsa, ibadet yapmış olmaz. Cihad sevabı kazanmaz. Ölürse şehid olmaz.

Bedenine zarar verdiği için alkollü içkileri bırakan kimse, içkiyi bırakma sevabı kazanamaz. Frengi, belsoğukluğu ve AIDS gibi hastalıklara yakalanmamak için, zinadan, fuhuştan sakınan kimse de, İslamiyet’te, afif, temiz sayılmaz.

İslamiyet’te niyet çok önemlidir. İslamiyet’in emrettiği bir şey, dünya menfaati için yapılınca sahih ve makbul olmuyor. Dünya işi sayılıyor. Herhangi bir dünya işi de, âhiret menfaati için yapılınca, ibadet halini alıyor.

Her konuda bilgiçlik taslamak!

Her konuda bilgiçlik taslamak!

Sual: Bazı kimseler, hangi konudan söz açılsa hemen söze başlayıp bir şeyler anlatıyorlar. Bir kimse her şeyi bilebilir mi ve böyle her konuda öne atılmak, bilgiçlik taslamak dinen uygun mudur?

Cevap: Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde; (Âlim olduğunu söyleyen kimse, cahildir) buyurmuşlardır.

Her sorulana cevap veren, her gördüğünden mana çıkaran ve her yerde bilgi satan kimse, cahilliğini ortaya koyar. Bilmiyorum, öğrenip de söylerim diyenin, âlim olduğu anlaşılır. Resulullah efendimize; en kıymetli yer neresidir, denildiğinde; (Bilmiyorum, Rabbim bildirirse söylerim) demiştir. Bunu Cebrail aleyhisselama sormuş, ondan da, aynı cevabı almıştır. O da, Allahü teâlâya sormuş; (Mescitler) cevabını almıştır. A'râf suresinin; (Affet ve ma'rûfu emret) meâlindeki 198. âyet-i kerimesi gelince, Cebrail aleyhisselamdan bunu açıklamasını istemiş, o da, Rabbimden öğreneyim, diyerek gitmiştir. Tekrar geldiğinde, Allahü teâlâ;  (Senden uzaklaşana yaklaş! Senden esirgeyene ihsan et! Sana zulmedenleri affet!) emrini verdi dedi.

Şa'bî  hazretleri, kendisine sorulanlardan birine bilmiyorum deyince;

- Sen Irak memleketinin müftîsisin, bilmiyorum demek, sana yakışır mı? dediklerinde;

- Meleklerin üstünleri bilmiyoruz dediler, benim söylememden ne çıkar, buyurdu.

İmâm-ı Ebû Yusuf hazretleri, bir suale bilmiyorum deyince;

- Hem Beyt-ül-mâldan maaş alıyorsun, hem de cevap vermiyorsun, dediler.

- Beyt-ül-mâldan, bildiklerim kadar ücret alıyorum. Bilmediklerim için alsaydım, Beyt-ül-mâlda bulunanların hepsi yetişmezdi dedi...

Nefsine uymayan cahil ile arkadaşlık etmek, nefsinin esiri olan din adamı ile arkadaşlık etmekten iyidir. Din adamı olduğu için tekebbür etmek, cahil olmanın alametidir. Çünkü, ilim, tevazuya sebep olur, kibirden meneder.

***

Sual: Bir kimse, hastalığı sebebiyle, gusül için teyemmüm yapabilir mi?

Cevap: Gusül abdesti alınca, hasta olmaktan veya hastalığının şiddetlenmesinden yahut uzamasından korkan kimse, teyemmüm eder. Bu korku, kendi tecrübesi ile yahut Müslüman, adil bir tabibin, doktorun söylemesi belli olur.

***

Sual: Namazda, herhangi bir yerini kaşıyanın namazı bozulur mu?

Cevap: Bir rükünde, üç kerre bir yerini kaşımak, yahut elini kaldırarak birbirine vurmak namazı bozar.

***

Sual: Günah işleyen küfre düşebilir mi?

Cevap: (Birgivî vasıyyetnâmesi) şerhi, 115 ve 202. ci sahifelerinde diyor ki, (Zünnar denilen papaz kuşağını bağlamak ve putlara, heykellere, meselâ haç, salip denilen, İsa aleyhisselâmın asılmış hâli dedikleri, birbirine dik kesişen iki çubuğa tapınmak, boynuna asarak tazim etmek ve İslâmiyeti bildiren din kitaplarından birini tahkir etmek, İslâm âlimlerinden birini istihza, alay etmek ve küfre sebep olan bir söz söylemek ve yazmak ve tazim etmemiz emrolunan bir şeyi tahkir ve tahkir etmemiz emrolunan bir şeyi tazim etmek küfürdür. Bunları yapanın imanı gider, kâfir olur. Fakat, büyük bir günah işleyen, bu işin fena olduğunu düşünür, yaptığına pişman olur, üzülür. 

Allahü teâlâdan utanırsa, imanı gitmez, kâfir olmaz. İtikadı sahih olup, küfür alâmeti olmayan büyük günahı işleyen kâfir olmaz. Bu günahına tevbe eder, Allahü teâlâdan af dilerse, affolur. Tevbe etmeden ölürse, Allahü teâlâ dilerse, yine affeder. Dilerse, günahı kadar azap edip, sonra Cennete kor. Fakat imansız olarak ölen kâfir ve bid’at sâhibi, ahirette hiç affolunmayacak, muhakkak Cehennemde yanacaktır. Kâfir, Cehennemden hiç çıkarılmayacak, bid’at sâhibi, çıkarılacaktır). (Tam İlmihâl s. 770)

Salih amelin kıymeti

Salih amelin kıymeti
Sual: İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bid’at ehlinin yaptığı ibadetler, çöpçülerin işlerine benzer. Çöpçüler herkesten daha çok çalışır, çok yorulur, ücretleri de herkesten aşağıdır. İslamiyet'e doğru uyanlar, mücevherci gibidir. Bunların işi az, kazançları pek çoktur. Bazen bir saatlik çalışmaları, yüz binlerce senenin kazancını hâsıl eder. Bunun sebebi, İslamiyet'e uygun amel ettikleri içindir. Hak teâlâ bunu çok beğenir) diyor. Burada çöpçülere hakaret edilmiyor mu? Bir de, çalışmadan çok para kazanmak, insanları tembelliğe sürüklemez mi?
CEVAP
Verilen bu örneğin çöpçüyü kötülemek veya sarrafı övmekle alakası yoktur. İmanı ve ameli düzgün olanların çok sevab alacağı, düzgün olmayanlarınsa, ellerine çok az şey geçeceği bildiriliyor. Kolay anlaşılması için böyle bir örnek gösteriliyor. Kuyumcu az çalışır, çok kazanır; çöpçü çok çalışır, az kazanır, o hâlde yapılan iş doğru olmalı, deniyor. Çalışırken yorulma denmiyor. Bu durum, şu hadis-i şerifte çok güzel anlatılıyor:
(Yemin ederim ki, bir kimse, Uhud Dağı kadar altın sadaka verse, Eshabımdan birinin, bir avuç kadar arpa sadakasının sevabına kavuşamaz.) [Buhârî]

Burada Eshab-ı kiram övülürken diğer insanlar kötülenmiş olmuyor. Eshab-ı kiramın kıymeti, büyüklüğü bildiriliyor.

İslamiyet’e uygun yapılan ibadete, zikre, hayır hasenata nefis, şeytan karışamaz, yani bunları bozamaz, istediklerini elde edemezler. İslamiyet’e uygun yapılmayan her şeye ise, şeytan da karışır, nefis de karışır. Ona gece gündüz ibadet ettirirler, zikir çektirirler, ağlatırlar, sızlatırlar; hatta hapislere attırırlar, canını dahi verdirirler. O hep bunları, makbul diye yapar, sonunda eline bir şey geçmediği gibi, (Vay ben ne yapmışım) diye kahrolur.

Namazda çocuğa vurmak

Sual: Çocuklarla namaz kılarken, namazı bozacak hareketlerde bulunuyorlar. Bir elimle veya ayağımla vurup (Yapmayın) mânâsında ikazda bulunmam namazımı bozar mı?
CEVAP
Evet, bozar. Çünkü namazda iken birine vurmak, ya şakalaşmak içindir veya düşmanlık içindir yahut da terbiye içindir. Bunun üçü de namazı bozar. (Halebî-yi sagir)

Günah unutkanlığa sebep olur

Sual: Zamane hocalarından biri, (Gıybet, dedikodu hafızayı kuvvetlendirir, unutkanlığı önler) dedi. Bu yanlış değil mi?
CEVAP
Elbette yanlıştır. Hangi günah olursa olsun, hafızayı köreltir, unutkanlığa sebep olur. Çünkü İslam âlimleri, (İsyanı çok olanın, nisyanı çok olur) buyuruyor. Yani (Çok günah işleyen, çok unutur) demektir. Onun için dedikodu gibi her günahtan uzak durmaya çalışmalıdır.

İslâm dinini doğru olarak öğrenmeli

Sual: İslâm dinini doğru olarak öğrenmek ve kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak isteyenin, ne yapması lâzımdır?

Cevap: İslâmiyetin aslında felsefe yoktur. Yetmişiki bid’at fırkası, felsefeyi İslâm dinine karıştırmış, İslâmiyeti yaralamışlardır. Bir taraftan, eski yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmışlar, bir yandan da, kendi görüşlerine, düşünüşlerine göre din bilgilerini değiştirmişlerdir. Muhammed aleyhisselâmın Cennete gideceklerini müjdelediği (Ehl-i sünnet vel cemâ’at) fırkası ise, din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” işittikleri gibi almışlar, yunan felsefesini ve kendi düşüncelerini bu bilgilere hiç karıştırmamışlardır. Bu bilgileri, başka dinlerin bilgilerinden ve felsefeden ve kendi akıllarından üstün tutmuşlardır. Çünkü İslâmiyet, akl-ı selîmin kabul edeceği bilgilerdir. İ

slâm bilgilerinden birinin bile, doğru olduğunda şüphe eden bir aklın, selîm olmadığı, sakîm, bozuk olduğu anlaşılır. İslâm dinini noksan sanıp, felsefe ile tamamlamağa kalkışan bir aklın noksan olduğu anlaşılır. Bir kâfir, akl-ı selîmi ile hareket ederse, ahlâkı ve işleri, Allahü teâlânın emirlerine uygun olur. Allahü teâlânın ona iman ihsan edeceği, İsmâ’îl Hakkı Bursevînin (Rûh-ul-beyân) tefsîri altıncı cüz sonunda yazılıdır. Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, yunan felsefesine, ancak onları red etmek için, kendi kitaplarında yer vermişlerdir. Bid’at ve dalâlet fırkaları, yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmak için, Ehl-i sünnet fırkası ise, onları din bilgilerinden ayırmak ve uzaklaştırmak için çalışmışlardır. O hâlde, İslâm dinini doğru olarak öğrenmek ve kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak isteyenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuması lâzımdır.

Yûnüs sûresi 44. cü âyetinde mealen, (Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şeyle zulüm etmez. İnsanlar nefislerine zulüm ediyorlar) buyurulmuştur.

Ra’d sûresinin 12. âyetinde mealen, (Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hâllerini değiştirmez) buyurulmuştur.

Yûnüs sûresi 108.ci âyetinde mealen, (Doğru yola giren, kendisi için girmiş, sapıtan kendi zararına sapıtmıştır) buyurulmuştur. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 459)

***

Sual: İngilizlerin Arabistan’da kurmuş oldukları bozuk fırkadaki vehhabiler ve onların kitaplarını okuyanlar; “Mezhepler ikinci asırda meydana çıktı. Eshâb ve Tâbiin, hangi mezhepte idi?” diyorlar. Gerçekten böyle midir ve bunlara nasıl bir cevap vermelidir?

Cevap: Mezhep, gidilen yol demektir. Mezhep imamı demek ise, Kur'ân-ı kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük alim demektir. Açıkça bildirilmemiş olan bilgileri de, açık bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkarmışlardır. Hadîkada deniyor ki:

“Bilinen dört mezhep imamı zamanında, başka mezhep imamları da vardı. Bunların da mezhepleri vardı. Fakat, bunların mezheplerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı.”

Eshâb-ı kiramın her biri müctehid, derin alim, mezhep imamı idi. Her biri kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezhep imamlarımızdan daha üstün, daha çok bilgili idi. Mezhepleri daha doğru, daha kıymetli idi. Fakat, bunların kitapları olmadığı için, mezhepleri unutuldu. Dört mezhepten başkasına uymak imkanı kalmadı. Eshâb-ı kiram hangi mezhepte idi demek, alay komutanı, hangi bölüktendir? Yahut, fizik öğretmeni, okulun hangi sınıfı öğrencisidir demeye benzemektedir.

Hicretten dörtyüz sene geçtikten sonra, mutlak ictihat yapabilecek kadar derin alim kalmadığı, kitaplarda yazılıdır. Hadîka'da bildirilen hadis-i şerifde, yalancı, sapık din adamlarının çoğalacakları bildirilmektedir. Bunun için, Ehl-i sünnet olan her Müslümanın, bilinen dört mezhepten birini seçerek ona uyması lazımdır. Seçtiği mezhebin İlmihâl kitabını okuyup öğrenmesi, imanını ve bütün işlerini buna uydurması lazımdır. Dört mezhepten birine uymayan kimse, Ehl-i sünnet olamaz. Buna Mezhepsiz ve Zındık denir. Mezhepsiz kimse, ya yetmişiki bozuk fırkadan birindedir, yahut da kafir olmuştur. Böyle olduğu, Bahrda, Hindiyyede, Tahtâvîde, İbn-i Abidînde, El-besâirde ve Ahmed Sâvî tefsîrinde yazılıdır.

***

Sual: Adakta bulunan kimse, adağını yerine getirmezse günaha girmiş olur mu?

Cevap: Nezir, adak, bir ibadettir. Çünkü namaz, oruç, hacca gitmek ve başka ibadetler nezir olunur. Nezrin, adağın, yerine getirilmesini İslâmiyet emir etmektedir. Yerine getirilmezse, günah olur.

Klozet kullanmak

Klozet kullanmakSual: Yaşlı bir amca, (Klozet Batı’dan gelmiştir. Müslümanın evinde klozet olmaz. Klozete oturanın üstüne necaset bulaşır, necasetli kimse de imam olamaz) diyerek, evinde klozet olan sâlih imamların arkasında namaz kılmıyor. Yaptığı yanlış değil mi?
CEVAP
Elbette yanlıştır. Klozet kullanmak, çatal kaşık kullanmak veya masada yiyip içmek gibi âdettir. İbadette değişiklik değildir. Dinen hiçbir mahzuru yoktur. Özellikle ihtiyarlar, şişmanlar ve hastalar için çok rahattır. Necaset bulaştırmıştır diye klozete oturan sâlih imamın arkasında namaz kılmamak çok yanlıştır. (Üstüne necaset bulaştırır) demek suizan olur. Klozet kullanmadan necaset bulaştıran olabileceği gibi, klozet kullanıp da necasete dikkat eden de olur.

Bir başka husus da, imamın üstünde necaset olsa da veya imam abdestsiz, hattâ kâfir olsa, cemaatin namazı sahih olur. Çünkü cemaat bunları bilemez.

Harama bakmak

Sual: Bir hoca, (Bizzat kendileri değil, resimleri olduğu için, namaz kılan evli veya bekâr erkeğin, açık görüntüleri seyretmesi mubahtır, en fazla mekruh olabilir) dedi. Göz zinası olmuyor mu? Haram değil mi?
CEVAP
Elbette haramdır. Muteber bir kitaptan nakletmeden rastgele konuşmanın vebali büyüktür. Harama helâl veya mubah demek insanı küfre sokar.

Kadınların bakılması haram olan yerlerinin resimlerine, sinemadaki ve televizyondaki görüntülerine şehvetle bakmak veya şehvete sebep olacak görüntülerine bakmak, böyle sesleri dinlemek haramdır. Kadınların avret yerlerine cam, herhangi gözlük ve su arkasından şehvetsiz de bakmak ve su içindeki kadına bakmak caiz değildir, haramdır. (S. Ebediyye)

Demek ki, şehvetsiz bile olsa, şehvete sebep olacak görüntü olduğu için, açık görüntülere bakmak haramdır. Hele namaz kılan birinin seyretmesi çok daha çirkin olur. Bir şeyin günah olduğunu ve haramın ateş olduğunu bilerek yapmak, günahta ısrar etmek, daha büyük günahtır. Küfre kadar götürebilir.

Kendini tanımak için

Kendini tanımak için

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:


Feyz aşağıya akar, yukarıda olan mahrum kalır.

Kibir on kısımdır. Dokuz kısmı, kendisini âlim zannedenlerde olur. İnsan bu duruma düşeceğine, garip bir köylü olsa daha iyidir. Hiç olmazsa kibirden kurtulur. Ahkâm kesmeye başlayınca zerre kadar kibir gelse, o zaman kalbi hasta, imanı da tehlikede demektir. Bu tehlikeden kurtulmak için, kurtulanlarla beraber olmak gerekir. Ehl-i sünnet âlimlerinin, evliya zatların kitaplarını, hayatlarını okumak, onlarla irtibat kurmak gerekir.

İnsanın, kendisinin ne halde olduğunu görmesi için, arada bir aynaya bakması gerekir; çünkü insanlar birbirine bakar. Tabii göz kendini görmediği için, hep karşısındakine bakar. Hâlbuki kendine de bakması gerekir. İnsan, büyük zatların hayatını okursa, kendisinin ne halde olduğunu anlar. Onların nasıl yaşadıklarını, nasıl tevazu ehli olduklarını, nasıl gözyaşı döktüklerini görür. Onlar, o büyük hallerine rağmen, hiçbir işe yaramadıklarını açıklamışlar, (İslam âlimleri, öyle büyük zatlardı ki, onların yanında bizim ismimiz geçmez. Hazır olsak hesaba katılmayız, orada değilsek aranmayız. Biz bir hiçiz) buyurmuşlardır.

Şöhret afettir. Eğer bir kimse dünya menfaati elde etmek için şöhrete kavuşmuşsa, bu, onun için felakettir. Ancak, dünya menfaati olmadan, Allahü teâlâ onu meşhur etmişse, Allah onu bu felaketten korur.

Sabreden zafere kavuşur, rahat eder. Sabretmek, ferahlamanın anahtarıdır.

Dinimizin iki ayağı, iki kolu ve iki gözü var, bunlar sabır ve şükürdür.

Yaşlı bir adam, çok cimri olup, ömrü fakirlik içinde geçer ve evladına bir vasiyette bulunur: (Sana iki çuval altın bırakıyorum. Bunun birisini kendin al, diğerini de bulacağın en ahmak kimseye ver!)

Evladı çok şaşırır bu işe; ama vasiyet bu, yüklenir çuvalı. Kime sen ahmak mısın diye sorsa kabul etmez, tartaklanır, hakarete uğrar. Tabii, ahmak olana bir çuval altını vereceğim dese kabul ederler; ama öyle de demez.

Derken bir ağacın altında otururken, bir adamın asıldığını görür. Sorar, kim bu asılan diye. Sadrazamdı derler, üzülür. Bir de cümbüş duyar, bir kalabalık sevinçle geliyor. Yine sorar, bu gelen kimdir diye, yeni sadrazam derler. Tamam, buldum der. Geçer sadrazamın önüne, al sana bir çuval altın, bunu sana babam yolladı der. Sadrazam şaşırır. Neden deyince, olanları anlatıp, (Şurada asılı olan kimse, senin yaptığın işi daha önce yapan adammış. Belki bir sonraki ağaca da seni asacaklar. Aynı işe talip olmak, büyük ahmaklık olmaz mı) der.

Babanın, çocuklarına ilim öğretmesi farzdır

Sual: Bir babanın, çocuklarının nafakasını temin edeceği gibi, onlara dinlerini de öğretmesi, vazifesi midir?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Hadîkada deniyor ki:
“Çocuğunu ve nafaka vermesi lazım olan akrabasını aç bırakarak ve İslâm terbiyesinden mahrum ederek zayi etmek günahtır. Analardan, baba ve dedelerden ve çocuklardan, torunlardan başka olan yakınlara, Akraba denir. Zengin kimsenin fakir ve çalışamayacak hâlde olan akrabasına nafaka vermesi vaciptir. Çalışabilen erkek büyük akrabaya, fakir olsalar da, nafaka verilmez. Fakir olan yetim çocukların ve dul kadınların nafakaları, sağlam olsalar da, zengin akrabasına vacip olur. Küçük çocukların anneleri ve amcaları bulunsa, yahut anneleri ve ağabeyleri olsa, zengin iseler, çocukların nafakalarını, miras oranında, ortaklaşa verirler. Babanın, çocuklarına ilim, edep ve sanat öğretmesi farzdır. Önce, Kur’ân-ı kerim okumasını öğretmelidir. Sonra imanın ve İslâmın şartlarını öğretmelidir.”

Çocuk Kur’ân-ı kerim okumasını ve din bilgisini öğrenmeden mektebe gönderilirse, artık bunları öğrenecek vakit bulamaz. Din düşmanlarının tuzaklarına düşerek, onların yalanlarına, iftiralarına aldanır. Dinsiz ve İslâm ahlakından mahrum olarak yetişir. Dünyada ve ahirette felaketlere sürüklenir. Cemiyete ve millete zararlı olur. Kendine ve başkalarına yapacağı kötülüklerin günahları, anasına babasına da yazılır. Çocuğunu, din bilgilerini öğretmeden önce, kâfirlerin, Hristiyanların mekteplerine göndermenin büyük zararları, İrşâd-ül-hiyâra fî-tahzîr-il-müslimîn min medârisin-Nasârâ kitabında uzun yazılıdır.

***
Sual: Erkeklerin, kadınlar gibi her renkte elbise giymelerinin, dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: 
Erkeklerin de her renk elbise giymeleri caiz ise de, kırmızı, sarı elbise giymeleri tenzihen mekruh denildi. Başlık ve takkenin kırmızı ve sarı renklerde dahi mekruh olmadığı söz birliği ile bildirildi. Resulullah efendimizin ayakkabısının siyah olduğu, Şir'at-ül-islâm şerhinde yazılıdır.

***
Sual: Namaz kılarken, boğazını temizlemek için öksürür gibi yapmak, namazı bozar mı?
Cevap: 
Boğazından, özürsüz, öksürür gibi ses çıkarmak namazı bozar. Kendiliğinden olursa bozmaz. Okumayı kolaylaştırmak için yapılırsa, zararı olmaz.

***
Sual: İslâm dinini tebliğ etmek isteyen bir insan, nasıl olmalıdır?
Cevap: 
İslâm dinini tebliğ etmek isteyen bir insan, kendisi bizzat numune bir Müslüman olmalıdır. Böyle doğru ve dürüst hareket edersek, bizi gören başka dine bağlı olan kimseler, bize hayran kalacak ve kendiliklerinden İslâm dinini araştırmağa başlayacaklardır. Yeni Müslüman olan din kardeşlerimiz, hakiki Müslümanları ve onların yaşama tarzını gördükten sonra, Müslüman olmağa karar vermişlerdir. Bu Müslümanlar bizden, İslâm dinini yaymak, neşretmek için uğraşmamızı, bunun için de dinimizin emirlerine iki elle sarılarak herkese numune, örnek bir Müslüman olmamızı istemektedirler. Bütün eksiklerimize, propaganda gücümüzün noksanlığına rağmen, İslâm dini dünyada gittikçe yayılmaktadır.

Biz, hakiki bir Müslümana yakışır bir tarzda hareket edersek, Müslümanların adedi daha çok artacak ve Müslümanlar çoğaldıkça, dünyada yanlış itikadlar, inanışlar azalacak ve beşeriyet arzuladığı sulh ve sükûna, rahat ve huzura kavuşacaktır. (Herkese Lâzım Olan İman s. 161)

Güzel ahlaklı biri ve kula kul olmak

Sual: Güzel ahlaklı olmak için, özet hâlinde birkaç prensip bildirilebilir mi?
CEVAP
İyi ve kötü huyları bilmek ve tatbik etmek gerekir. İslam Ahlakı kitabını okuyup, oradaki bilgilerle amel eden, güzel ahlaklı olur. Bu kitapta yazılı olan şu iki prensibi esas alan da güzel ahlaklı olur:

1- Düşmanlarımız, muhaliflerimiz, bizi çekemeyenler, hep ayıplarımızı araştırır. Onlardan kusurlarımızı öğrenip güzel ahlaka sahip olabiliriz. Biri, ahlakını düzeltmek için İbrahim Ethem hazretlerine, ayıbını, kusurunu bildirmesi için yalvarınca, (Seni dost edindim. Her hâlin bana güzel görünüyor. Ayıbını başkasına sor) dedi.

2- Başkasında bir ayıp görünce, bunu kendinde aramak, kendinde bulursa bundan kurtulmaya çalışmak gerekir. (Mümin, müminin aynasıdır) hadis-i şerifinin mânâsı budur. Yani, başkasının ayıplarında, kendi ayıplarını görür. İsa aleyhisselama, bu güzel ahlakı kimden öğrendiği sorulunca, (İnsanlara baktım. Hoşuma gitmeyen şeylerinden sakındım. Beğendiğimi ben de yaptım) buyurdu. Hazret-i Lokman’a, (Edebi kimden öğrendin?) denince, (Edepsizden) buyurdu. Yani birinin yaptığı hareket bizim hoşumuza gitmiyorsa, edepsizlik olarak görüyorsak, onu biz de yapmamalıyız. Biri bizim bir kusurumuzu söyleyince sevinmiyorsak, başkalarının da kusurlarını söylememeliyiz. Biri bizi tenkit edince hoşlanmıyorsak, biz de başkalarını tenkit etmemeliyiz.

İnsan bu prensipleri uygularsa, güzel ahlaklı olur. O hâlde, bir söz söylerken, kendimizi karşımızdakinin yerine koymalıyız. Böyle bir söze tepkimiz ne olur diye düşünmeliyiz. Bunun da istisnaları çıkarsa da, azdır. Zaten istisna genel kaideyi bozmaz.

Kula kul olmak
Allah'tan başkasına tâbi olunmaz) diyerek bir mezhebe tâbi olmayı kula kulluk olarak görüyorlar. Kula kul olmak nedir?
CEVAP
Kula kul olmak, bir kimsenin emri altına girmek veya ona tâbi olmak demektir. Hâşâ o kişiyi Allah olarak tanımak değildir. Dünya işlerinde bile, her ülkede idarecilere, komutanlara, kanunlara tâbi olunur. Bunu söyleyenler âmirsiz, kanunsuz, nizamsız bir ülkede mi yaşıyorlar? Değilse, maksatları nedir? Dinimizin emri olan mezheplere tâbi olmayı niye yanlış bir şeymiş gibi gösteriyorlar?
(Resulüme itaat edin, Resulüme tâbi olun!) mealindeki âyet-i kerimelerle ve (Eshabımın yoluna sarılın, âlimlere tâbi olun!) mealindeki hadis-i şeriflerle bildirilen emirlere uymak, mezhep imamlarına tâbi olmak, hâşâ Allah’ı bırakıp, onların anladığı mânâda kula kul olmak değildir. Öyle olsaydı, Allahü teâlâ, bir kul olan Resulullah'a uymamızı emretmezdi. Resulullah da Eshab-ı kirama ve âlimlere tâbi olmamızı emretmezdi.

Eshab-ı kiramın hepsi mutlak müctehid oldukları hâlde, Resulullah'a tâbi oldukları için peygamberlerden sonra en yüksek makama kavuşmuşlardır. Tâbiîn, Eshab-ı kirama tâbi oldukları, onları taklit ettikleri için yüksek şerefe ermişlerdir. Onlardan sonra gelenler de onlara tâbi oldukları için Tebe-i Tâbiîn olma şerefine yükselmişlerdir. Bir âyet-i kerime meali:
(Muhacir ve Ensar’la iyilikte onların izinden gidenlerden, [onlara tâbi olanlardan] Allah razıdır.) [Tevbe 100]

Bu âyette, Eshab-ı kirama ve onların izinden giden Tâbiîne uymak gerektiği bildiriliyor. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:

(İnsanların en hayırlısı asrımdaki Müslümanlar, yani Eshab-ı kiramdır. Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenler, yani Tâbiîn’dir. Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenler, yani Tebe-i Tâbiîn’dir. Artık bunlardan sonra yalanlar yayılır.) [Buharî]
Görüldüğü gibi Tâbiîne tâbi olmamak, mezhepsizliktir. İmam-ı a’zam Tâbiîndendir, diğer mezhep imamları da Tebe-i Tâbiîndendir. Yani âyet ve hadiste kendilerine tâbi olunması bildirilen ve övülen zatlardır. Bu zatlara ve onların mezheplerine uymamak, Allahü teâlânın ve Resulünün emrine karşı gelmek olur. Kul olmak, köle olmak, onun emrine girmek demektir. Emrine girilen zat hakiki mürşid ise, kul olan köşeyi dönmüş olur. Şu beyit bu gerçeği çok güzel anlatmaktadır:

Cihana sultan olmak, bir kuru kavga imiş,
Bir mürşide kul olmak, hepsinden a’lâ imiş.

Bunun farklı söyleniş şekilleri de vardır. Biri şöyledir:
Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş,
Bir veliye bende olmak cümleden evlâ imiş.

Bende kul, köle demektir. Bu konuda başka beyitler de vardır:
Cihana sultan olsan sana olmaz faydası,
Mânâ sultanına kul olmak işin a’lâsı.

Kul olmakla övünürüm güzeller güzeli şaha,
O güzele bende olmak, değer cihan şahlığına.

Dünya saltanatının tacın tahtın verseler,
Avnî bunu reddeder, kulluk devleti ister.

Avnî, Fatih Sultan Mehmet hanın müstear ismidir. Görüldüğü gibi, Fatih Sultan Mehmet han bile, dünya saltanatı değil, kulluk devleti istiyor. Kulluk için devlet diyor. Burada devlet, büyük makam ve büyük nimet demektir. Büyük bir zata kul olup büyük devlete kavuşanlara ne mutlu…
Büyüklere tâbi olmayı aşağılık bir şey gibi göstermek çok yanlıştır.

Moda ve zillet
Şu sosyete kapıldı, moda denen illete,
Maymunca taklit etti, düştü koyu zillete.

Hak helâl etmek
Sual: Bir kimsenin, (Kıyamete kadar olan bütün haklarımı helâl ettim) demesi caiz midir?
CEVAP
Caizdir ve çok iyi olur. Haklarını eden âhirette kazançlı çıkacaktır. (Ben falancaya hakkımı helâl etmiyorum) dememelidir. Şahsen ben, Kıyamete kadar olan bütün haklarımı kâfir Müslüman herkese helâl ettim.

Gıybet edilince
Sual: Bir kimsenin gıybet ettiğini görünce ne yapmalıyız?
CEVAP
Söyleyince kabul edecek biriyse mani olmalı, böyle değilse konuyu değiştirmeye çalışmalı veya orayı terk etmeli. Bunlar da mümkün olmazsa, kalben gıybete razı olmamalıdır.

Cemaatle namaz kılmak

Cemaatle namaz kılmak

Sual: Cemaatle namaz kılarken safları nasıl oluşturmalıdır? Abdest alan, teyemmüm etmiş olan imama uyabilir mi?

Cevap: İmama uymanın doğru olması için, gerekli olan şartlardan bir kısmı şöyledir:

Cemaat bir kişi ise, imamın sağ yanında hizasında durur. Solunda durması mekruhtur. Arkasında durması da mekruh olur. Ayağının topuğu, imamın topuğundan ileri olmazsa, namazı sahih olur. İki ve daha çok kişi, imamın arkasında durur. Birincisi, imamın tam arkasına, ikincisi birincinin sağına, üçüncüsü birincinin soluna, dördüncüsü ikincinin sağına, beşincisi üçüncünün soluna... olarak dururlar. İkinci, sonradan gelirse, arkaya durur. Birinci, namazı bozmadan arkaya geçer. İmam ileri gitmez.

İmam ile cemaat arasında, iki saftan ziyade alacak boş meydan veya büyük havuz bulunursa, bunun gerisinde olanların uyması câiz olur ise de, yalnız kılması mekruh olur. Havuzun ve meydanın iki yanlarında cemaatin bulunması şart değildir. Mescide bitişik açık ve kapalı yerler, odalar da böyledir. [Tahtâvî İmdâd haşiyesi.]

Abdest alan, teyemmüm etmiş olana, ayakta kılan, oturarak kılana ve nafile kılan, farz kılana uyabilir. Dinini bilen bir imam arayıp ona uymalıdır.

Mahalle camiinde, ezan ve ikamet okuyarak bir kere cemaat ile namaz kılınır. Yoldaki camilerde ve imamı, müezzini olmayan camilerde, her cemaat için ayrı ayrı ezan ve ikamet ile kılınır. Cin imam olur. Melek imam olamaz. Çünkü melek, mükellef değildir. Melek, cin ve çocuk, bir de olsa, cemaat olur. Nafile kılan bir kişinin, farz kılana uyması ile cemaat sevabı hâsıl olur. (Tam İlmihal s. 251)

***

Sual: Ücretle imamlık yapmak câiz midir? Kadın kadınlara imamlık yapabilir mi? Erkek, yabancı kadınlara imam olma durumunda nasıl hareket eder?

Cevap: İmama uymanın doğru olması için, gerekli olan şartlardan bir kısmı şöyledir:

İmamlık şartlarını taşıyan bir kimse, ücret veya maaş karşılığı imamlık yapıyorsa, bunun arkasında kılmak câiz olduğuna fetva verilmiştir. Elhan ederek, musiki perdelerine uyarak, teganni eden ve namazı vaktinden evvel kıldıran imam arkasında kılınan namazı iade etmek lâzım olduğu, (Halebî-i kebîr) sonunda yazılıdır. [İmamlık şartları bulunmayan, mezhepsiz, dinde reformcu olduğu bilinen imamın yerine, Ehl-i sünnet itikadında olan imam tayin edilmesi için uğraşmalıdır.]

Cemaat istese de, imamın, farz kıldırırken kıraati ve tesbihleri sünnetten fazla okuması tahrimen mekruhtur. Kadın imam olup kadınlara namaz kıldırması tahrimen mekruhtur. Erkek olmadığı zaman, cenaze namazını cemaat ile kılmaları mekruh olmaz. Çünkü, yalnız kılarsa, ilk kılan kadın farzı kılmış olur. Sonra kılanlarınki nafile olur. Cenaze namazını nafile kılmak da mekruhtur. Cenaze namazını bir kere kılmak farzdır. Cenaze namazında, kadın erkeklere imam olursa, erkekler tekrar kılmaz. Çünkü, yalnız kadının namazı kabul olup, farz, bir kişi ile yapılmış olur. Kadın, kadınlara imam olursa, ilk safın ortasında durur. İleri geçmesi günah olur.

Evde, erkek, mahremi olan kadınlara imam olur. Yabancı kadınlara imam olamaz. Çünkü, halvet olur. Eğer cemaat arasında, bir erkek veya imamın mahremi kadın bulunursa, yabancı kadınlar da cemaate girebilir. Burada da, süt ve nikâh ile olan mahremlerin, halvette olduğu gibi, genç olmaları mekruhtur. Mescitte halvet hâsıl olmaz. Bir kadın, imamın arkasında durur. Yanında durmaz. Erkek de var ise, kadın erkeğin arkasında durup imamla kılar. (Tam İlmihal s. 252)