BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

Son yazılarımız

Herkesin yapıp yapmaması ölçü olmaz

Sual: (Türkiye’de neredeyse hiç kimse domuz eti yemez, fakat birçok insan içki içer. Demek ki, domuz eti yemek daha büyük günahtır) deniyor. Hangisi daha büyük günahtır?
CEVAP
Türkiye’de veya başka İslam ülkesinde az veya çok yenmesiyle, domuz etinin daha büyük günah olmasının hiçbir ilgisi yoktur. Mesela gıybet zinadan daha büyük bir günahtır. Ama zinayı herkes yapmaz, gıybet ise en çok işlenen günahlardandır. Bir hadis-i şerif meali:

(Gıybetten sakının, çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Zina eden, tevbe edip bir daha yapmazsa, Allahü teâlâ onun tevbesini kabul eder. Gıybet edilen gıybet edeni affetmedikçe affolmaz.) [Deylemî, Taberanî, Beyhekî]

İçki içmek de, domuz eti yemek de büyük günahtır. İslam âlimleri buyuruyor ki:

Günahları büyük ve küçük diye ikiye ayırmışlarsa da, küçük günahlardan da, büyük günah gibi kaçınmak, hiçbir günahı küçümsememek gerekir, çünkü Allahü teâlâ, günahların cezasını vermekte hiç kimseden çekinmez. Rızasını ibadetler içinde gizlediği gibi, gazabını da günahlar içinde gizledi. Küçük sanılan bir günah gazabına sebep olabilir.

Domuzun mu, yoksa içkinin mi, Allah’ın gazabına sebep olacağı bilinemez. İkisi de, büyük günahtır. İkisinden de kaçınmak gerekir.

Eyyüb aleyhisselam


Sual: Eyyüb Peygamberin hastalığında yaralarının kurtlandığı doğru mudur?
CEVAP
Bazıları, (Peygamberlere böyle hastalık gelmez) diyorlarsa da, yaralarına kurt düşmez diye bir şey yoktur. Peygamberlik sıfatına aykırı değildir. Peygamberliğin 7 vasfı vardır: 1- Emanet, 2- Sıdk, 3- Tebliğ, 4- Adalet, 5- İsmet, 6- Fetanet, 7- Emn-ül azl. Yaralarının kurtlanması, bu sıfatlara aykırı değildir.
Eyyüb aleyhisselamın yaralarının kurtlandığını büyük âlim Alâaddin-i Attar hazretleri de bildirmektedir. (S. Ebediyye)

Mekruh vakit girse


Sual: Kaza namazına başlansa, ikinci veya üçüncü rekâtında mekruh vakit girse, mahzuru olur mu?
CEVAP
Namaz bâtıl olur. (Redd-ül muhtar)
Demek ki kaza namazını mekruh vakte bırakmamalıdır.

Kabir ziyareti dinimizin emridir

Kabir ziyareti dinimizin emridir

Vehhabiler diyor ki:

(Resulullahın ve Evliyanın ruhlarından şefaat isteyen, bunların mezarını ziyaret edip, bunları vesile ederek dua eden kâfir olur. Kabirde olandan işitmeyenden dua istemek şirktir. Ölü ve uzaktaki diri, işitmez ve cevap vermez. Bunların fayda ve zararları olmaz. Ölmüş peygamberden de bir şey istemek şirktir.)
CEVAP
(Peygamber de olsa, ölü işitmez, cevap vermez) iddialarına (Ruh ölmez, her ölü işitir) maddesinde cevap verilmişti. Aşağıda kabir ziyareti ile ilgili bilgi veriyoruz.

Resulullah 
kabirdekilerden yardım isteyiniz buyuruyor. Bunlar ise, böyle yapanlara müşrik diyorlar. Bu hadis-i şerifi yasak ediyorlar. Resulullahın emrine hâşâ şirk yani puta tapmak yani kâfirlik diyorlar.

Resulullah efendimiz, 
(İşlerinizde şaşırdığınız [bunaldığınız] zaman, kabirde olanlardan yardım isteyiniz!) buyurdu. Müslümanların, Evliyanın kabirlerini ziyaret etmeleri, onlardan yardım beklemeleri, bu hadis-i şerife uydukları içindir.

İslam âlimleri, bu hadis-i şerife uyarak Evliyanın, kabirlerini ziyaret etmişler, feyz aldıklarını bildirmişlerdir. İmam-ı Rabbani hazretleri, 291. mektubunda buyuruyor ki:
(Delhi şehrinde, bayram günü, hocam Muhammed Baki Billah’ın mezar-ı şerifini ziyarete gitmiştim. Mübarek mezarına teveccüh ettiğim zaman, mukaddes ruhaniyeti ile iltifat buyurdu. Bu garibi öyle okşadı ki, Hace Ubeydullah-i Ahrar’dan kendisine gelmiş olan feyzleri ihsan eyledi. Bu nisbete kavuşunca, Tevhid marifetlerinin hakikati hasıl oldu.)

Yukarıdaki hadis-i şerif, birçok kitapta yazılıdır. Müslümanlar arasında meşhur olmuştur. Osmanlı devletinin Şeyh-ül-İslamlarından dokuzuncusu, büyük âlim, müfti-üs-sekaleyn, yani insanlara ve cinne fetvalar vermiş olan Ahmed Şemseddin ibni Kemal efendi, 
Kırk hadis kitabında diyor ki:
İza tehayyertüm fil-umur,
feste’inu min ehlil-kubur!
Yani, işlerinizde şaşırdığınız zaman, kabirdekilerden yardım isteyiniz! İnsanın ruhu, bedenine aşıktır. Ölüp, ruh bedenden ayrılınca bu sevgisi yok olmaz. Ruhun bedene olan bağlılığı ve çekmesi, öldükten sonra yok olmaz. Ölünün kemiğini kırmak ve kabir üzerine basmak, hadis-i şerifle, bunun için yasak edilmiştir. Bir kimse, bir Velinin kabrini ziyaret edince, ikisinin ruhu buluşurlar. Çok fayda hasıl olur. Kabir ziyaretine izin verilmiş olması, bu faydanın hasıl olması içindir. Bundan başka, gizli faydaları da yok değildir.

[İbni Âbidin hazretleri, 
Redd-ül-muhtar kitabının önsözünde diyor ki:
İmam-ı Muhammed Şafi’i, imam-ı a’zam Ebu Hanife’ye karşı çok edepli, saygılı idi. (Ebu Hanife ile bereketleniyorum. Kabri yanına gidiyorum. Güç bir sual karşısında kaldığım zaman, kabri yanında iki rekat namaz kılıp, Allahü teâlâya dua ediyorum. Cevabı hemen hatırıma geliyor) buyurmuştur.]

Kabirdekinin ruhu ile ziyaretçinin ruhu, birer ayna gibidir. Işıkları birbirlerine aks eder. Ziyaret eden, kabre bakıp, Allahü teâlânın kazasına razı olup, ruhu bunu duyunca, ilmi ve ahlakı feyzlenir. Bu feyz, kabirdekinin ruhuna aks eder. Meyyitin ruhuna, cenab-ı Haktan gelmiş olan ilim ve feyzler de, ziyaret edenin ruhuna aks eder.

Şafi’i âlimlerinden Alaüddin Ali bin İsmail Konevi, 
El-a’lam fi-Hayatil-enbiya kitabında diyor ki:
Peygamberlerin ve bütün müslümanların ruhları, kabirlerine ve anıldıkları yerlere inerler. Ruhların, kabirleri ile bağlılıkları vardır. Bunun için, kabir ziyareti müstehaptır. Kendilerine verilen selamı işitirler ve cevap verirler.

Hadis âlimi Abdulhak Eşbili, 
Akibet kitabında diyor ki:
Hadis-i şerifte, 
(Bir kimse, tanıdığı bir mümin kardeşinin kabrine gelip, ona selam verince, meyyit onu tanır ve selamına cevap verir) buyuruldu.

Fahreddin Gazanfer Tebrizi diyor ki:
Bir şeyi çok düşünür, hiç anlayamazdım. Hoca Taceddin-i Tebrizi’nin kabri başında oturup düşündüm. Anladım. Bazı âlimler, 
(İşlerinizde şaşırdığınız zaman, kabirdekilerden yardım isteyiniz) hadis-i şerifindeki (kabirde olanlar), (Ölmeden önce ölünüz!) emrine uyarak, tasavvuf yolunda yükselmiş olan Evliyadır dediler. (Kırk Hadis)

Sözleri birbirini tutmuyor

Feth-ül mecid ismindeki vehhabi kitabının 485. ve sonraki sayfasında da, hak olan Ehl-i sünnet bilgilerini yazmak zorunda kalmış, bunların arasında bozuk, zehirli saldırılarından da geri kalmamıştır. Diyor ki:

(Resulullah, kabir ziyaret ederken ahireti hatırlamayı, meyyite dua ederek, ona ihsanda bulunmayı, ona acımayı, istiğfar etmeyi emretmiştir. Ziyaret eden kimse, hem kendisine, hem de meyyite iyilik etmiş olmaktadır. Müslim’in, Ebu Hüreyre’den bildirdiği hadiste
(Kabirleri ziyaret ediniz! Kabir ziyareti, ölümü hatırlatır)buyuruldu. Abdullah ibni Abbas diyor ki, Resulullah Medine’de, kabristan yanından geçiyordu. Kabirlere bakarak, (Esselamü aleyküm ya ehlel-kubur! Yagfirullahü lena ve leküm, entüm selefüna ve nahnü bil-eser) buyurdu. Bu hadis-i şerifi imam-ı Ahmed ve Tirmizi bildirmektedir. İbnül-Kayyımı Cevziyye’nin, imam-ı Ahmed’den bildirdiği hadis-i şerifte, (Size, kabir ziyaretini yasaklamıştım. Şimdi, kabirleri ziyaret ediniz! Böylece ahireti hatırlarsınız) buyurdu.
 İbni Mace’nin Abdullah ibni Mesud’dan bildirdiği hadis-i şerifte, 
(Kabir ziyaretini önce yasaklamıştım. Şimdi ziyaret ediniz! Böylece dünyaya gönül vermekten kurtulur, ahireti hatırlarsınız)buyuruldu.

İmam-ı Ahmed’in, Ebu Said’den bildirdiği hadis-i şerifte, 
(Kabir ziyaretini size yasaklamıştım. Şimdiden sonra ziyaret edebilirsiniz. Böylece, ibret alır, gafletten uyanırsınız) buyuruldu.
İbn-ül Kayyımı Cevziyye, Seleme-tebni Verdan’dan haber veriyor. Diyor ki, Enes bin Maliki gördüm. Resulullaha selam verdi. Sonra bir kabrin duvarına dayandı, dua etti. Müşrikler kabir ziyaretini değiştirdiler. Dini tersine çevirdiler. Kabre giderek, meyyiti, Allah’a şerik yapıyorlar. Meyyite dua ediyorlar. Meyyit vasıtası ile Allah’a dua ediyorlar. İhtiyaçlarını meyyitten istiyorlar. Bereketin ondan gelmesini bekliyorlar. Düşmanlarına karşı onun yardım etmesini diliyorlar. Böylece, kendilerine de, ölüye de kötülük yapıyorlar. Resulullah, bu kötü âdetleri önlemek için, kabir ziyaretini erkeklere yasak etmişti. Sonra, tevhid kalblere yerleşince, kabir ziyaretine izin verdi. Fakat kabirde hücr [saçma, çirkin söz] söylemek yasak edildi. Hücrün en büyüğü, kabir başında, söz ve hareket ile şirk yapmaktır. Şimdi, türbeleri süslüyorlar, camilere bakmıyorlar. Allah’ın Peygamberlerle bildirdiği dini tersine çeviriyorlar. Şiiler, insanların en cahilleri ve dinden en uzak kalanları olduğu için, türbeleri yapıyorlar. Camileri yıkıyorlar) diyor.
CEVAP
Cahillerin ve sapıkların kabir başlarında ve türbelerde yaptıkları taşkınlıklara, şirke ve Allahü teâlânın yarattığını düşünmeyenlere karşı, elbette biz de karşıyız. Elbet şirkin ve müşriklerin düşmanıyız. Asırlardır bütün ehl-i sünnet âlimleri hayatlarında ve eserlerinde bunun mücadelesini yapmışlardır. Yanlış itikadlara cevap vermiş, doğru yolun ehl-i sünnet vel cemaat olduğunu ispat etmişlerdir. Hangi birinin ismini ve kitabını yazalım ki, binlercedir. Mesela ikinci binin müceddidi imam-ı Rabbani hazretleri eserlerinde bu hususu çok güzel ve açık anlatmaktadır. İnsafla okuyan gerçekleri görür. [İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat kitabının birinci cildi, Müjdeci Mektuplar adı altında Türkçeye çevrilip basılmıştır. Diğer cildlerden ve eserlerinden önemli kısımlar da Seadet-i Ebediyye kitabında vardır. Bu iki kitap, www.hakikatkitabevi.com adresinden okunabilir ve temin edilebilir.]

Fakat, vehhabiler kabir ziyaretine, Kur’an-ı kerim okuyup, sevabını meyyitin ruhuna göndermenin, dua etmenin meyyite fayda vereceğine inandıklarını yazdıkları halde, meyyit işitmez, his etmez, ona bir şey söylemek, Peygamberden şefaat istemek, Evliyayı vesile ederek, Allahü teâlâya dua etmek şirk olur diyorlar. Sözleri birbirini tutmuyor.

[Daha doğrusu maksatlarını gizlemektedirler. Doğru bilgileri yazıp, aralarında zehirlerini kusmaktadırlar. Hem bunlara inandığını yaz, hem de böyle olmaz de. Hiç böyle şey olur mu? Böyle yapan maksatlı değilse deli demezler mi? Deli olmadıklarına göre, İngiliz casusu Hempher’in maksadına hizmet ettikleri anlaşılmıyor mu?]

Ruh ölmez diyorlar, ama hareket edeceğine, tasarrufuna inanmıyorlar.
Şeytanın tasarrufuna inanıyorlar, Peygamberin evliyanın tasarrufuna inanmıyorlar.

İbni Teymiye, ibni Kayyım gibi kendilerinin imamı olan müctehid dedikleri zatlar bile, ölüler işitir, görür, üzülür, sevinir diyorlar. Bunlar da güya hem inanıyor hem de böyle şey olmaz diyorlar.

Allah yolunda olan şehid ölmez diyorlar, ancak Peygamber ölüdür diyorlar. Yahu, Peygamber Allah yolunda değil midir? Peygamber Allah yolunda olmazsa şehid nasıl olur ki? Peygamber mi üstündür şehid mi? Şehidin müslümanlığı da şehidliği de o yüce Peygambere iman etmeye bağlı değil midir?

Bunlar kimi kandırıyorlar? Bir yandan inandık diyorlar, diğer yandan inkâr ediyorlar. Hem inanıp hem de böyle olmaz diyene deli demezler mi? Deli değilse, maksatlı değiller midir?

Biz yine açıklamalarımıza devam edelim:

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Bir kimse, din kardeşinin kabrini ziyarete gider ve mezarı başında oturursa onu tanır ve selamına cevap verir.) [İbni Ebiddünya]

(Bir kimse tanıdığı kabir yanına gelip selam verirse, meyyit de onu tanır ve selam verir. Tanımadığı kabrin başına gelip selam verirse, selamına cevap verir.) 
[Beyheki]

Onu tanıması ve selam vermesi, meyyitin onu gördüğünü ve selamını işittiğini göstermektedir. Çünkü ölmek, bazı cahillerin dedikleri gibi, yok olmak olsa idi, onun bütün duygularının yok olması lazım gelirdi. Meyyit kendini ziyaret edeni, kabri başına geleni görmektedir. Görmeseydi, dünyada tanımamış olduğunu tanımaması bildirilmezdi. Birincisini tanıyarak cevabı veriyor. İkincisinin selamına, tanımayarak cevap veriyor.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kabrimin yanında, benim için okunan salevatı işitirim. Uzak yerlerde okunanlar bana bildirilir.) [İbni Ebi Şeybe] (Diri olan işitir. Bir söz, diri olana bildirilir.)

(Ölü kabre konurken, ayak seslerini işitir.)
 [Buhari] (Diri olan işitir.)

(Ölüler yaptığınız iyi işlerinizi görünce sevinir, kötü işlerinize üzülürler.)
 [İ.Ebiddünya] (Diri olan sevinir, üzülür.)

Hadis-i şeriflerde, 
ziyaret kelimesi kullanılmaktadır. Meyyit, kabre geleni tanımasaydı, ziyaret kelimesi kullanılmazdı. Her dilde ve her lügatta, ziyaret kelimesi, tanıyan ve anlayan kimselerin buluşmasında kullanılır. (Selamün aleyküm) de anlayan kimseye söylenir.

Bir kimse, kabre yakın bir yerde namaz kılarsa, meyyitler bunu görür. Namaz kıldığını anlar ve imrenirler. Yezid bin Harun Sülemi diyor ki: İbni Saseb, bir cenazede bulundu. Bir mezar yanında iki rekat namaz kıldı. Sonra kabre dayandı. Diyor ki, vallahi uyanıktım. Kabirden bir ses işittim. (Beni incitme! Siz ibadet yaparsınız, fakat işitmezsiniz, bilmezsiniz. Biz ise biliriz. Fakat hareket edemeyiz. Bana göre, şu kıldığın iki rekattan daha kıymetli bir şey yoktur) dedi. Meyyit, ibni Saseb’in kabre dayandığını ve namaz kıldığını anlamıştı. 
İbni Kayyım, bunu bildirdikten sonra, meyyitin işittiğini gösteren, Eshab-ı kiramdan gelen çeşitli haberleri yazmıştır.

Vehhabi kitabının (Allame) ismini verdiği ve yazılarını kendilerine senet olarak kullandığı bu 
İbni Kayyımı Cevziyye (Kitab-ür-ruh)da, (Bir kimse, bir kabri ziyaret edince, kabirde bulunan meyyit, ziyaret edeni bilir. Onun sesini işitir. Onunla ferahlanır. Onun selamına cevap verir. Bu hâl, yalnız şehidlere mahsus değildir. Başkaları için de böyledir. Belli bir zamana mahsus da değildir. Her zaman böyledir) dediği, (El-Besair)in 22. sayfasında yazılıdır. Vehhabilerin iddiaları kendi Allamelerinin bu sözüne ters düşmektedir.

Kabirde bulunan meyyitlere selam vermenin sünnet olduğunu, Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile bildirmiştir. Büyük âlim ibni Melek (Mesabih) kitabını şerh ederken 
(Kabirde bulunanlara selam vermek) hadisini açıkladıktan sonra, (Bu hadis-i şerif, meyyitin işitmeyeceğini söyleyenlerin yanıldıklarını gösterdiği gibi, imam-ı Ahmed’in ve Ebu Davud’un (Sünen) kitaplarında ve Hakim’in (Müstedrek) kitabında ve ibni Ebi Şeybe’nin (El-musannef) kitabında ve Beyheki’nin (Azab-ül-kabir) kitabında ve Tayalisi ile Abdü ibni Hamid’in (Müsned) kitaplarında ve Hammad ibni Sırri’nin (Ez-zühd) kitabında ve ibni Cerir ve ibni Ebi Hatem’in ve başka âlimlerin sahih yollarla bildirdikleri Bera’ bin Azib’in bildirdiği, (Kabirdeki fitne ve sual) hadisinin sonunda, (Mümin olan meyyit için, kulum doğru söyledi sesi işitilir. Kabre Cennetten yaygı serilir. Cennet elbiseleri giydirilir. Meyyit için Cennetten bir kapı açılır. Kabre Cennet kokuları yayılır. Görebildiği yerlere kadar yayılır. Güzel yüzlü, güzel elbiseli, güzel kokular saçan birisi gelir. Buna, sen kimsin? Senin o hayırlı yüzün nedir der. Ben, senin salih amelinim der. Bunu işitince, Ya Rabbi! Kıyamet çabuk kopsa! Ya Rabbi, kıyamet çabuk kopsa da, çoluk çocuğuma ve mallarıma kavuşsam der) buyurulmuştur. Kâfir olan meyyit için, bunların tersi, sıkıntılar olur. Bu hadis-i şerif, meyyitin işittiğini ve gördüğünü ve konuştuğunu ve koku aldığını ve anlayışı olduğunu ve düşündüğünü ve cevap verdiğini göstermektedir.

Bu işlerin hepsi, kabir sualinden sonra olmaktadır. Böyle olduğunu, âlimler sözbirliği ile söylemişlerdir. İmam-ı Süyuti gibi hadis imamları, bu hadisin (Mütevatir), yani en doğru hadislerden olduğunu bildirmişlerdir. Bu hadis-i şerif, ölülere selam vermenin, dirilere selam vermek gibi olduğunu ve onların da işittiklerini göstermektedir) demektedir.

Hazret-i Halid ibni Zeyd Ebu Eyyub-i Ensari hazretlerinin haber verdiği hadis-i şerifi Abdullah ibni Mübarek nakil etmektedir. Bu hadis-i şerifte,
(Bir mümin vefat ederken, bir rahmet meleği, bunun ruhunu alır. Meyyitler, dünyada müjde isteyenlerin toplandığı gibi, bunun etrafına toplanırlar. Ona sormaya başlarlar. İçlerinden birkaçı da, kardeşinizi bırakınız dinlensin! Çok sıkıntılı yerden geliyor derler. Etrafına üşüşürler. Dünyadaki tanıdıklarını sorarlar. Filan adam ne yapıyor? Filanca kadın evlendi mi? derler)buyurulduğunu bildiriyor.

Vehhabiler, ibni Teymiye’nin yolunda olduklarını söylüyorlar. Onun büyük âlim olduğunu bildiriyorlar. Kendisine Şeyh-ül-İslam diyorlar. Halbuki, onun kitaplarını ve fikirlerini kabul etmiyorlar. O, bütün meyyitlerin, şehidler gibi diri olduklarını ve şehidler gibi rızıklandırıldıklarını bildiriyor. Onun sözüne uymayan ve onun sözüne uyanlara kâfir ve müşrik damgası basanların, onun yolunda olduklarına hiç inanılır mı? Resulullah, işitmez ve ziyarete gelenleri, kendisine yalvaranları görmez, bilmez ve tanımaz diyen ahmaklar, ibni Teymiye’nin bile yolunda değil, İngiliz casusu Hempher’in oyununa gelmiş olup kendi nefsleri, keyfleri arkasındadırlar.

Resulullah, kabirdekilere selam verin buyurdu. Bunun için, 
Esselamü aleyküm, ya ehle daril-kavmil müminin denir. Böyle selamın da, işiten ve anlayan kimseye söyleneceği belli bir şeydir. İşitmeselerdi, yokluğa ve taşa selam vermek olurdu.

Resulullah efendimiz, Baki kabristanını ve Uhud şehidlerini ziyaret ederdi. Büyük İslam âlimlerinden, Abdülhak-ı Dehlevi hazretleri,
Medaric-ün-nübüvve kitabında Uhud gazvesini anlatırken buyuruyor ki:
Ebu Ferde buyurdu ki, Resulullah, bir gün Uhud şehidlerini ziyaret etti.
(Ey ibadete layık olan Rabbim! Senin bu kulun ve Resulün şahidim ki, bunlar senin rızanı kazanmak için şehid oldular!)dedikten sonra, bize dönerek, (Bunlar şehiddir. Ziyaret edenleri tanırlar. Bir kimse bunları ziyaret ederse ve selam verirse, bunlar o selam sahibine cevap verirler. Kıyamete kadar, böyle cevap verirler) buyurdu.

Resulullah efendimiz, Uhud şehidlerini ziyarete gider, 
(Sabrettiniz. Size selam olsun!) buyururdu. Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer de, halife iken, Uhud şehidlerini ziyaret ederek, böyle söylerlerdi.

İmam-ı Beyheki bildiriyor ki:
Abdullah ibni Ömer buyurdu ki, Cuma günü, güneş doğmadan önce, babam [Hazret-i Ömer] ile, şehidleri ziyarete gittik. Babam hepsine selam verdi. Selamına cevap işittik. Bana, sen mi cevap verdin dedi. Hayır, şehidler cevap verdiler dedim. Beni sağ tarafına geçirip, her birine ayrı ayrı selam verdi. Her kabirden, üçer defa cevap işittik. Babam, hemen secdeye kapandı. Allahü teâlâya şükür eyledi.

Tesiri veren, yaratan, fayda ve zarar veren, yok eden ancak Allahü teâlâdır

Ehl-i sünnet, Peygamberlere ve Evliyaya ibadet etmez. Allahü teâlânın sevgili kulları olduğuna ve Allahü teâlânın, bunların hatırı ve hürmeti ile, kullarına merhamet edeceğine inanır. Zararı, faydayı yaratan, ancak Odur. Ondan başka ibadete kimsenin hakkı yoktur, der. Kabir ziyaretinde, kabirdeki zat vasıtası ile Allahü teâlâya dua eder.

Hadika
 2. cild, 126. sayfada diyor ki:
Resulullah ile ve Eshab-ı kiram ile ve Tâbiin ile, bunlar öldükten sonra da, Allahü teâlâya tevessül etmek, yani bunların hürmeti için, dilekte bulunmak meşrudur. Tevessül etmek, şefaatini istemek demektir. Ehl-i sünnet âlimleri, bunun caiz olduğunu bildirdi. Mutezile fırkası [ve vehhabiler] ise inanmadı. Tevessül edenin duasının kabul olması, tevessül olunanın kerameti olur. Yani, öldükten sonra keramet göstermesi olur. Bid’at sahibi, sapık olanlar buna inanmadı. İmam-ı Münavi (Camius-sagir) şerhinde, bu cahillere cevap vermektedir.

İmam-ı Sübki
 hazretleri buyuruyor ki:
(Resulullah ile tevessül (istigase) etmek, Ondan şefaat istemektir. Bu ise güzel bir şeydir. Önceki ve sonraki İslam âlimlerinden hiçbiri buna karşı bir şey demedi. Yalnız ibni Teymiye bunu inkâr etti. Böylece doğru yoldan ayrıldı.)

Ali Ramiteni hazretleri buyurdu ki:
(Günah işlememiş bir dil ile dua ediniz ki, kabul olsun!) Yani, Huda dostlarının huzurunda tevazu eyleyiniz, yalvarınız da, sizin için dua etsinler. İstigase, yani bir Veliye tevessül de, bu demektir.

İslam âlimlerinin büyüklerinden Abdülkadir-i Geylani, Muhyiddin-i Arabi, Takıyyüddin-i Ali Sübki, Ahmed ibni Hacer-i Mekki ve Abdülgani Nablüsi hazretleri, Evliyanın kabirlerini ziyaret edip, onlara tevessül ederek, Allahü teâlâdan af ve merhamet istemek caiz olduğunu vesikalarla ispat etmişlerdir. Yusuf Nebhani hazretleri 
Şevahid-ül-hakkitabında, o yüksek âlimlerin kitaplarından uzun yazılar ve vesikalar alarak Hindistan’daki vehhabileri rezil etmektedir.

Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyorlar ki:
Tesiri veren, yaratan, fayda ve zarar veren, yok eden ancak Allahü teâlâdır. Onun şeriki yoktur. Peygamberler ve bütün diriler ve ölüler, tesir, fayda ve zarar yaratamazlar. Hiçbir şeye tesir yapamazlar. Yalnız, Allahü teâlânın sevgili kulları oldukları için, onlarla bereketleniriz.

Tefsir-i kebir’de diyor ki:
(İnsanın ruhu, bedenden ayrılıp, dünya ilgisinden kurtulunca, melekler âlemine, kudsi makamlara gider. O âleme mahsus kuvvetler kendinde hasıl olur. Birçok şeyler yapabilirler.)

Fahrüddin-i Razi hazretleri buyuruyor ki:
(Ruhu olgun, nefsi pak ve tesiri kuvvetli bir Velinin kabri yanına gidip, bir zaman durulur ve o topraktaki Veli düşünülür ise, ruhu o toprağa bağlanır. Meyyitin ruhu da, bu toprağa bağlı olduğu için gelen insanın ruhu ile Velinin ruhu buluşmuş olurlar. Bu iki ruh, karşılıklı iki ayna gibi olur. Herbirinde olan mearif, kemalat, ötekine aks eder, yansır. İkisi de çok faydalanır.) 
[El-metalib-ül-aliyye]

Alaüddin-i Attar hazretleri buyurdu ki:
(Meşayıhın kabirlerini ziyaret edene, onları anladığı ve bağlandığı miktarca fayda hasıl olur. Onların kabirlerinden, çok fayda alınır. Fakat, ruhlarına bağlanmak, [yani rabıta yapmak] daha faydalıdır. Çünkü, uzak ve yakın olmanın bunda bir tesiri yoktur.) 
[Seadet-i Ebediyye]

Kabirleri ziyaret etmekte ve Evliyayı vesile ederek dua etmekte faydalar vardır. Çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Mümin, mümin kardeşinin aynasıdır.) [İbni Asakir, Dare Kutni]
Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, ruhlar, birbirlerinin aynaları gibidir. Birbirlerinde görünürler. Kabir başında, o Veliyi düşünüp, vesile eden kimsenin ruhuna, Velinin ruhundan feyz gelir. Hangisinin ruhu zayıf ise, kuvvetlenir. Birleşik iki kaptaki sıvı gibidir. Yüksek olan ruh zarar eder. Kabirdekinin ruhu aşağı derecede ise, ziyaret edenin ruhu sıkıntı duyar. 
Bunun içindir ki, İslamiyet’in başlangıcında, kabir ziyareti yasak edilmişti. Çünkü mezarda olanlar, cahiliye zamanından kalmış olanlardı. Müminler de ölmeye başlayınca, kabir ziyaretine izin verildi.

Peygamberin veya bir Velinin kabri ziyaret edilince, o Veli düşünülür. Hadis-i şerifte, 
(Salihler düşünüldüğü zaman, Allahü teâlâ merhamet eder) buyuruldu. Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, kabir ziyaret edene, Allahü teâlâ merhamet eder. Merhamet ettiği kulunun duasını kabul buyurur. Kabir ziyaret edilmez, Evliyaya tevessül olunmaz sözünün, senetsiz bir düşünce, bir görüş ayrılığı olduğu meydandadır. (Ben öldükten sonra, bir müslüman beni ziyaret ederse, diri iken ziyaret etmiş gibi olur) hadis-i şerifi, bu inanışı kökünden çürütmektedir. Kabir ziyaretinin lazım olduğunu göstermektedir. Bu hadis-i şerif, vesikaları ile, Künuz-üd-dekaıkkitabında yazılıdır.

Ayrıca,
 (Kabrimi ziyaret eden, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur) hadisi, Hücre-i saadeti ziyaret ederek faydalanmayı emir buyurmaktadır. Onu diri iken ziyaret eden, çok faydalanarak ayrılırdı. Mübarek kabrini ziyaret edenlerin de, böyle ayrılacaklarını, bu hadis-i şerif bildiriyor.
Kabri saadeti ziyaret için uzaklardan gelmek de sünnettir.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Bir kimse beni ziyaret etmek için gelse ve başka bir şey için niyeti olmasa, kıyamet günü ona şefaat etmemi hak etmiş olur.)[Müslim]

(Kabrimi ziyaret eden, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur.)
[Taberani]

(Hac edip de, beni ziyaret etmeyen, beni incitmiş olur.) [Dare Kutni]

(Kabrimi ziyaret edene şefaatim helal oldu.) 
[Bezzar]

(Bana selam verene, ben de selam veririm.) [Beyheki]

(Kabrimin yanında, benim için okunan salevatı işitirim. Uzak yerlerde okunanlar bana bildirilir.) 
[İbni Ebi Şeybe]

Allah’ın kudretinden şüphe edilmez

İlaca şifa özelliğini veren, dirinin yardım etmesine kuvvet veren Allahü teâlâ, vefat eden bir Peygambere veya evliyaya yardım etme kuvvetini vermekten aciz midir?

Aslında, Allah’ın kudreti olmadan, dirinin yardım edeceğine inanmak şirktir. Dirinin yardım edeceğine inanıp da, Allah’ın kudreti ile ölünün, yardım edeceğine inanmamak da, Allah’ı aciz kabul etmek olacağı için küfür olur. Halbuki Allahü teâlâ her şeye kadirdir. Ölüden diri, diriden ölü yaratır. (A.İmran 27)

Diriye, ölüye ve her şeye yardım ancak Allah’tan olur. Kur’an-ı kerimde mealen, 
(Yardım ancak ve yalnız Allah’tandır) buyuruldu. (A.İmran 126)

Kabirdeki Peygamber veya Veli, ancak Allahü teâlânın izni ile yardım etmektedir. Allah’ın bu kudretinden şüphe eden müşrik olur.

İrşad-üt-talibinde, (Vefat eden evliyanın, feyz vermesi kesilmez, hatta artar) buyuruluyor. Bunun için mesela sıkıntısı olan bir kimse, bir evliyanın kabrine giderek, (Ey mübarek zat, Allahü teâlâya dua et, şu sıkıntıdan kurtulayım) gibi sözler söylemesinin caiz olduğu, (Et-tevessül-ü bin-Nebi...) kitabında yazılıdır.

Şehidler gibi Enbiya ve Evliya da Allah yolunda olup diridir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin. Bilakis onlar diridir, ama siz bunun şuurunda değilsiniz.) [Bekara 154]

Abdülhak-ı Dehlevi hazretleri buyuruyor ki:
Ruhun ölmediğini âyet-i kerime ve hadis-i şerifler bildiriyor. Ruh şuur sahibidir, ziyaret edenleri tanır. Evliyanın ruhu, diri iken de, öldükten sonra da, yüksek mertebededir, öldükten sonra da kerameti görülür. Keramet sahibi olan ruhlardır. Ruh ise, insanın ölmesi ile ölmez. Kerameti yaratan Allah’tır. Her şey Onun kudreti ile olur. Her insan, Onun kudreti karşısında, diri veya ölü iken de hiçtir. Allahü teâlânın, bir evliyası vasıtası ile, bir kuluna ihsanda bulunması şaşılacak bir şey değildir. Diri iken de, ölü iken de bir şey yaratamaz. Ancak Allahü teâlânın yaratmasına vasıta olur. 
(Mişkat)

Hadika’da, (Ölülerden bir şey isterken bu işleri sebeplerin değil, Allahü teâlânın yaptığına inanmalı) buyuruluyor. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kabirdekiler olmasa, yeryüzündekiler yanardı.) [Deylemi]

Vehhabilerin allame dedikleri ve müctehid bildikleri ibn-ül-Kayyımı Cevziyye 
Bedayi-ul-Feraid kitabında diyor ki:
(Dirilerin ruhları ile ölülerin ruhlarının buluştuklarını bildirenlerden biri de şudur: Diri, ölüyü, rüyada görerek, ondan bir şeyler soruyor. Meyyit dirinin bilmediklerini ona haber veriyor. Verdiği, olmuş veya olacak haberler doğru çıkıyor. Çok defa, diri iken gömmüş olduğu ve kimseye bildirmediği malın yerini haber veriyor. Alacağı olduğunu ve şahitlerini bildirmesi de çok görülmüştür. Kimsenin bilmediği, kendinin gizli yaptığı bir işi haber vermesi ve bildirdiği gibi çıkması çok görülmüştür. Çok şaşılacak bir şey de, şu zamanda öleceksin dediği kimsenin, o zamanda öldüğü görülmüştür. Bir dirinin gizlice yaptığı bir işin, bir ölü tarafından başka bir diriye bildirilmesi de çok görülmüştür.)

İmam-ı Süyuti hazretleri, 
Şerh-us-sudur kitabında, Muhammed bin Sirin’den bildiriyor ki:
Meyyitin bildirdiği şeyler, hep doğrudur. Çünkü meyyit, hiç yalan ve yanlışlık olmayan bir âlemdedir. O âlemde olanlar, hep doğru söyler. Gördüklerimiz ve anladıklarımız, bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir. İbnül-Kayyım ve başkaları da böyle söylediler. Ruh, latif olduğu için, duygu organları ile anlaşılmayan şeyleri anlamaktadır.

Fetava-yı Hindiyye kitabında buyuruyor ki:
(Kabir ziyaretinin yasak olmadığını imam-ı a’zam Ebu Hanife bildirmiştir. [Vehhabi kitabı da, kabir ziyaretinin caiz olduğunu yazmaktadır.]

Tehzib 
kitabında diyor ki:
(Kabir ziyareti müstehaptır. Meyyiti ziyaret etmek, yakın ve uzaklığına göre onu diri iken ziyaret etmek gibidir.)

Hüseyin Semani’nin 
Hazanetül-müftin kitabında da böyle yazılıdır.

Kabristanda, yüksek sesle veya yavaşça, (Sure-i mülk) okunabilir. Diğer surelerin de okunacağı, 
Zahire kitabında, (kabirlerin yanında Kur’an-ı kerim okumanın fazileti) anlatılırken bildirilmektedir. Kadihan Hasen’in, Haniyye fetvalarında yazılı olduğu gibi, meyyitin Kur’an-ı kerim sesini duyarak rahatlamasını niyet eden kimse, yüksek sesle okur. Böyle niyet etmeyen kimse, yavaş okur. Çünkü, Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimi nasıl okunursa okunsun işitir.

Bezzaziyye
’de diyor ki:
Kabristandaki yeşil otları koparmak mekruhtur. Çünkü, bu otlar, tesbih eder. Bu tesbihler, meyyitin azaptan kurtulmasına yarar. Meyyit bu tesbihlerle rahat eder.

Şernblali’nin, 
İmdad-ül-fitah kitabında ve Hanefi âlimlerinden başkalarının kitaplarında da böyle olduğu yazılıdır. Fetva vermek derecesine yükselmiş olan böyle büyük âlimlerin bildirdiklerine göre, meyyit, dirilerin işitemediği, yeşil otların tesbihi gibi sesleri işitince, kendisine seslenen insanın sesini işitmez olur mu? İşitmez diyenler, belki dünyada kulakla işitildiği gibi işitmezler demek istemişlerdir. Böyle olunca, fıkıh kitaplarında yemin bahsinde yemini anlatırken söylediklerinin araları bulunmuş olur. Resulullahın hadis-i şerifine de inanılmış olur. Âlimler arasında sözbirliği hasıl olur. Çünkü, sahih hadisi bırakıp da, başkasının sözüne uymak hiç bir âlim için caiz olmaz.

[İbni Hümam, 
Hidaye şerhi olan Feth-ul-kadir kitabında diyor ki:
Hanefi mezhebinin âlimleri yemin bilgilerini anlatırken diyorlar ki, (Meyyit işitmez. Bir kimse ile konuşmamak için yemin eden bir kişi, onun ölüsü ile konuşsa, yemini bozulmaz.) (Hanefi âlimlerinin yemin için olan sözleri örf ve âdete dayanmaktadır. Bu sözler, ölünün işitmediğini göstermez. Hanefi âlimleri, yemin üzerinde bilgi verirken; bir kimse et yememek için yemin etse, sonra balık yese, yemini bozulmaz. Halbuki, Allahü teâlâ balığa güzel et demiştir. Fakat âdette balık eti, başkadır. Bunun gibi bir kimse, birisi ile konuşmamaya yemin etse, öldükten sonra ona söylese, yemini bozulmaz. Çünkü, âdette konuşmak demek, karşılıklı konuşmak demektir. Meyyit işitir, fakat işitecek gibi konuşmadığı için âdete göre konuşulmuş olmaz. Bunun için, o kimsenin yemini bozulmaz) denilmiştir. Meyyit işitmediği için, yemini bozulmaz demek değildir.] 


Küfür ve günahtan sakınmalıdır

Sual: Kadın olsun erkek olsun her Müslümanın, her zaman tevbe etmesi, imanını yenilemesi gerekir mi?

Cevap: Erkek olsun, kadın olsun, her Müslümanın, her sözünde, her işinde, Allahü teâlânın emirlerine, yani farzlara ve yasak ettiklerine, haramlara uyması lâzımdır. Bir farzın yapılmasına, bir haramdan sakınmaya ehemmiyet vermeyenin imanı gider, kâfir olur. Kâfir olarak ölen kimse, kabirde azap çeker, ahirette Cehenneme gider ve Cehennemde sonsuz kalır. Affedilmesine, Cehennemden çıkmasına imkân ve ihtimal yoktur. Kâfir olmak çok kolaydır! Her sözde, her işte kâfir olmak ihtimali çoktur. Küfürden kurtulmak da çok kolaydır. Küfrün sebebi bilinmese dahi, her gün bir kere;

“Ya Rabbi! Bilerek veya bilmeyerek küfre sebep olan bir söz söyledim veya bir iş yaptım ise, nadim oldum, pişman oldum. Beni affet” diyerek tevbe etse, Allahü teâlâya yalvarsa, muhakkak affolur. Cehenneme gitmekten kurtulur. Cehennemde sonsuz yanmamak için, her gün muhakkak tevbe etmelidir. Bu tevbeden daha mühim bir vazife yoktur. Kul hakkı bulunan günahlara tevbe ederken, bu hakları ödemek ve kazaya kalmış namazlar için tevbe ederken, bunları kaza etmek lâzımdır. Berîka, Hadîka ve Mecmâ'ul-enhürde deniyor ki:

“Erkek veya kadın, bir Müslüman, âlimlerin söz birliği ile küfre sebep olacağını bildirdikleri bir sözün veya işin küfre sebep olduğunu bilerek söyler ve yaparsa, imanı gider. Buna Küfr-i inâdî denir. Küfr-i inâdî ile mürted olanların nikâhları bozulur. Tekrar imana gelince, iki şahit yanında Tecdîd-i nikâh yapmaları lâzım olur. Tevbe etmek için yalnız Kelime-i şehadet söylemeleri kâfi değildir. Küfre sebep olan şeyden de tevbe etmeleri lâzımdır.

Eğer, küfre sebep olduğunu bilmeyip söyler, yaparsa veya küfre sebep olacağı, âlimler arasında ihtilaflı olan bir sözü amden söylerse, imanının gideceği ve nikâhının bozulacağı, şüphelidir. İhtiyat olarak, tecdîd-i îmân ve nikâh etmesi iyi olur. Bilmeyerek söylemeye Küfr-i cehlî denir. Çünkü her Müslümanın, bilmesi lâzım olan şeyleri öğrenmesi farzdır. Küfre sebep olan sözü, hata ederek, yanılarak veya tevilli olarak söyleyenin imanı ve nikâhı bozulmaz. Yalnız tevbe ve istiğfar, yani tecdîd-i îmân etmesi ihtiyatlı olur. Tecdîd-i nikâh lâzım olmaz.”

Kendi malını ateşte yakmak

Sual: Bir kimse, elindeki kendine ait malını istediği gibi kullanma yetkisine sahip midir, mesela bu malını yakabilir veya denize atabilir mi?
Cevap: Malı kendi bedeni için kullanmadığı zaman, hakkı, yani lüzumu olmayan yere, az da sarf etmek israf olur. Mesela, malı ateşte yakmak, denize atmak böyledir. Lüzumu olan yere, lüzumundan fazla vermek de israf olur. Mesela, çoluk çocuğuna ihtiyaçlarından fazla şeyler vermek israf olur. İhtiyaç, İslâmiyetin gösterdiği miktarlar ile ve memleketin âdetine göre belli olur. Görülüyor ki, malı sarf edecek yerleri ve kendi malındaki başkalarının hakkını öğrenmek lazımdır.

İnsanın, kendi malında bulunan, başkasının hakkını ödemesi, israf değildir. Bu hakları hemen vermek lazımdır. Bu hakların en mühimi, zekâttır.

***
Sual: Yemek yemeye ve su içmeye başlamadan önce veya bitirdikten sonra ne denir?
Cevap: Yemeye ve içmeye başlarken Besmele okumalıdır. Yeme ve içme sonunda Elhamdülillah demelidir. Bunları söylemek ve yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak, sağ el ile yemek ve içmek sünnettir. Resûlullah efendimizin yemekten sonra okuduğu ve okunmasını emrettiği dualar, Şir'at-ül-islâm şerhinde ve Mevâhib-i ledünniyyede yazılıdır. Yemektekilere hatırlatmak için Besmele, yüksek sesle söylenebilir. Hazînet-ül-me'ârif kitâbı, Ebû Dâvud, Mu'âz bin Cebel ve Enes bin Mâlik hazretlerinden gelen şu hadîs-i şerifi nakletmektedir:

(Bir kimse, yemek yedikten sonra, Elhamdülillahillezî at'amenî hâzet-ta'âm ve rezekanî-hi min gayri havlin minnî ve lâ-kuvvete derse, geçmiş ve gelecek günahlarından çoğu af olunur. Yeni bir elbise giydiği zaman, elhamdülillahillezî kesânî hâzessevb ve rezekanî-hi min gayri havlin minnî ve lâ kuvveh derse, geçmiş ve gelecek günahlarından çoğu af olunur.) Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de, yemeklerden sonra, şu duayı okurlardı:

(Elhamdülillahillezî eşbe'anâ ve ervânâ min-gayri-havlin minnâ ve lâ kuvveh. Allahümme at'imhüm kemâ at'amûnâ!)

***
Sual: Yemekten önce ve sonra elleri yıkamalı mıdır ve yıkamada öncelik sırası kime, kimlere aittir?
Cevap: Yemekten evvel el yıkarken, önce gençler, yemekten sonra, önce yaşlılar yıkar. Yemekten sonra elleri kâğıtla silmenin caiz olmadığı, Fetâvâ-yı Hindiyyede yazılıdır.

***
Sual: İtikatta bidatler aynı mıdır, farklı tarafları nelerdir?
Cevap: Bidat, ikiye ayrılır: İtikatta ve ibadet olan işlerde bidatlerdir. İtikatta olan reformlar, ya ictihad ile yapılır. Yani âyet-i kerimelerden ve hadîs-i şeriflerden çıkarılır. Yahut, akıl ile, düşünce ile beğenilerek yapılır. İctihad yapabilmek için derin âlim, yani (müctehid) olmak lâzımdır. Müctehid, itikat bilgilerinde ictihad yaparken yanılırsa, af olmaz. Suçlu olur. Yanlış anladığı inanılacak şey, dinde açıkça bildirilmiş ve cahillerin bile işitip bildiği, yayılmış bilgilerden ise, bu müctehid ve buna inananlar kâfir olur. Kâfir olduğu anlaşılan bir kimse, bu küfründen tevbe etmedikçe, mümin ve Müslüman olduğunu söylese ve bütün ömrünü ibadetle geçirse de, küfürden kurtulamaz.

Açık bildirilmiş, fakat herkesin işitmemiş olduğu bilgilerden veya açık bildirilmemiş bilgilerden ise, kâfir olmazlar. (Bidat sahibi), (Dalâlet ehli) yani sapık olurlar. Bu yanlış inanışları, katl ve zina gibi büyük günahlardan da daha büyük günahtır. Yetmişiki türlü bidat fırkası bulunacağı ve sapık inanışları sebebiyle hepsinin Cehenneme gidecekleri, hadîs-i şeriflerde bildirilmiştir. (Fâideli Bilgiler s. 435)

***
Hicri yılbaşı
Sual: Hicri yılbaşında ne yapılmalıdır?
Cevap: Muharrem ayının birinci gecesi, Müslümanların kamerî yılbaşı gecesidir. Müslümanların şemsî yılbaşı gecesi ise, efrencî Eylül ayının yirminci gecesidir. Muharrem ayı, İslam kamerî senesinin birinci ayıdır. Muharrem ayının birinci günü Müslümanların kamerî senesinin, birinci günüdür. Kâfirler, kendi yılbaşıları olan ocak ayının birinci gecesinde, noel baba yapıyorlar. Güya Hristiyan dininin emrettiği küfürleri işliyorlar. Bu gecede tapınıyorlar. Müslümanlar da, kendi sene başı gecelerinde ve günlerinde müsafeha ederek, mektuplaşarak tebrikleşir. Birbirlerini ziyaret eder, hediye verirler.

Sene başını mecmua ve gazetelerle kutlarlar. Yeni senenin, birbirlerine ve bütün Müslümanlara hayırlı ve bereketli olması için dua ederler. Büyükleri, akrabayı, âlimleri evinde ziyaret edip dualarını alırlar. O gün, bayram gibi temiz giyinirler. Fakirlere sadaka verirler. Bu geceyi ihya etmeli, yani kaza namazları kılmalı, Kur’ân-ı kerim okumalı, dua, tövbe etmeli, sadaka vermeli, Müslümanları sevindirmeli, bunların sevablarını ölülere de göndermelidir. Bu gecelere saygı göstermelidir. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. (Tam İlmihal s. 355)

Kıyamet ne zaman kopacak?

Kıyamet ne zaman kopacak?

Sual: (Bu ümmetin ömrü 1500 yılı geçmez) diye bir hadis olduğu söyleniyor. Bunun için, (10 sene sonra Mehdi, 20 sene sonra İsa ortaya çıkacak. Kıyamet de, hicri 1545 ve miladi 2120’de kopacak) deniyor. Bu doğru olabilir mi?
CEVAP
Böyle bir hadis-i şerife rastlamadık. Böyle bir hadis-i şerif olsa bile, bundan kıyametin ne zaman kopacağı anlaşılmaz. Buna benzer başka hadis-i şerifler de vardır. Birkaç örnek verelim:

1- Abdullah bin Mesud’un haber verdiği hadis-i şerifte, (İslam değirmeni 35 yıl döner. Sonra helak olanlar bulunur. Daha sonra gelenler, İslamiyet’i 70 yıl kuvvetlendirirler) buyuruldu. Şah Veliyyullah-ı Dehlevi hazretleri buyuruyor ki:

Bu hadis-i şerifte bildirilen vaktin başlangıcı, ilk cihadın başladığı, hicretin ikinci yılıdır. 35. yılda, hazret-i Osman şehid edilerek, Müslümanlar arasında ayrılık oldu. Cihad ve İslamiyet’in yayılması durdu. Allahü teâlâ, hilafete tekrar düzen verip, cihad tekrar başladı. Emevi devletinin sonuna kadar devam etti. Abbasi devleti kurulurken, ortalık yine karıştı. Çok Müslüman öldü. Sonra Allahü teâlâ, hilafete düzen verip, Hülagü’nün Bağdat’ı yakıp yıkmasına kadar sürdü. (Kurret-ül ayneyn)

Buradaki tarihleri toplayıp da, İslamiyet 70 + 35 = 105 yıl sonra ortadan kalkar denmez. Bunlar, Müslümanların kuvvetli olduğu zamanı bildirmektedir.

2- Sa’d ibni Ebi Vakkas’ın bildirdiği hadis-i şerifte, (Dua ediyorum ki, ümmetimin kuvvetini, yarım günün sonuna kadar sürdürsün) buyuruldu. Yarım gün ne kadar denilince, Sa’d, (500 yıldır) dedi. Yine Şah Veliyyullah-ı Dehlevi, (Bu hadis-i şerif, Abbasi devletinin ömrünü [524 yılı] göstermektedir) buyurmuştur. (Kurret-ül ayneyn)

Bu hadis-i şerife bakıp da, Peygamberimizden 500 sene sonra kıyamet kopar diyen olmamıştır.

3- Bir hadis-i şerifte, (Ümmetim istikamet üzere giderse bir gün [bin yıl] yaşar. İstikamet üzere gitmezse, yarım gün [500 yıl] yaşar) buyuruldu.

Buna bakıp da, hicri 1000 veya 500’de kıyamet kopar diyen olmamıştır.

4- (Dünyanın ziyneti, yüz elli yılında kaldırılır.) [Hayrat-ül-hisan]

Büyük fıkıh âlimi Şems-ül-eimme Abdülgaffar Kerderi, (Bu hadis-i şerif, İmam-ı a’zam Ebu Hanife’yi bildiriyor, çünkü o 150’ de vefat etmiştir) dedi. (Redd-ül-muhtar)

Hicri 150’den sonra, İslamiyet ortadan kalkar denmez.

5- (Ümmetim beş tabakadır. Her bir tabaka 40 yıldır. Benim ve Eshabımın dönemi, ilim ve iman ehli dönemidir. 80’e kadar gelenler, iyilik ve takva ehlidir. 120’ye kadar gelenler, merhamet ve sıla ehlidir. Bunlardan sonra, 160’a kadar gelenler, sıla-ı rahimden kesilme ve birbirlerine yüz çevirme ehlidir. Bunlardan sonra, 200’e kadar gelenler ise, harpler ve karışıklıklar ehlidir.) [Ramuz]

Burada açıkça, (Ümmetim beş tabakadır. Her tabaka 40 yıldır) deniyor. Buna bakıp da, Peygamberimizden 200 yıl sonra kıyamet kopacak diyen olmamıştır.

Görüldüğü gibi, ümmetim şu kadar yaşar veya ümmetimin ömrü şu kadardır diye bildirilen hadis-i şeriflerin, kıyametin kopmasıyla hiçbir ilgisi yoktur.

Cebrail aleyhisselam, meşhur Cibril hadisinde bildirildiği gibi, (Kıyamet ne zaman kopacak) diye sorduğunda Peygamber efendimiz, (Bu konuda sorulan, sorandan daha bilgili değildir) buyurmuştur. (Buhari, Müslim)

Dört âyet-i kerime meali de şöyledir:

([Resulüm] Sana, kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. Onlara de ki: Onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini, Ondan başka belirtecek yoktur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir. Sen sanki biliyormuşsun gibi sana ısrarla soruyorlar. Onlara de ki: Onu bilmek ancak Allah’a mahsustur, ama insanların çoğu bu gerçeği bilmez.) [Araf 187]

(İnsanlar senden kıyametin zamanını soruyorlar; Onlara de ki: Onun bilgisi ancak Allah katındadır. Ne bilirsin, belki de zamanı yakındır.) [Ahzab 63]

(Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi yalnız Allah’a aittir. Onun bilgisi dışında hiçbir ürün kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara: “Bana koştuğunuz ortaklar nerede?” diye seslendiği gün: “Sana, buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını arz ederiz” derler.) [Fussilet 47]

(Senden kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. [Allah bildirmedikçe] sen onu nereden bilirsin ki? Onu ancak Allah bilir.) [Naziat 42-44]

Şu iki hadis-i şerif bile, hazret-i Mehdi’nin gelmesine, kıyametin kopmasına, daha çok zaman olduğunu açıkça bildirmektedir:

(Küfür, her tarafı kaplamadıkça ve açıktan yapılmadıkça Mehdi gelmez.) [M. Rabbani]

(Kıyamet kopmadan yüz yıl öncesinde yeryüzünde Allah’a ibadet eden kalmaz.) [Hâkim]

(Yeryüzünde Allah diyen Müslüman kaldığı sürece kıyamet kopmaz.) [Müslim, Tirmizi]

Allah diyen Müslüman olduğuna göre, bugün veya yarın nasıl kıyamet kopar?

Peygamber efendimizin, Cebrail aleyhisselamla kendisinin bilmediğini söylediği bir hususta kesin tarih vermek de, ne büyük cüret, ne çirkin bir iştir.

Hıristiyan Müslüman mukayesesi

Hıristiyan Müslüman mukayesesi

Sual: Avrupa’daki bazı Müslümanlar, din kardeşi gibi, Hıristiyanlarla düşüp kalkıyorlar. (Onlar bizim camimize geliyor, biz de onların kilisesine gidiyoruz, onlar bizim cemaatimize geliyorlar, biz de onların âyinlerine katılıyoruz, onlar Kur’an okuyorlar, biz de İncil okuyoruz. Onlar bizim kutsal değerlerimize saygı duydukları için, bizim de onların kutsal değerlerine örneğin haçlarına, kiliselerine saygı duymamızın ne zararı olur? Zaten onlarla iman birliğimiz olduğu için teferruatla uğraşmamalı) diyorlar. Bunlar teferruat mıdır?
CEVAP
Onların Müslümanlara yaptıklarını, Müslümanların onlara yapması caiz olmayan, haram, hattâ küfür olan çok şey vardır.

Onlar bizim zemzemimizi içse bâtıl dinlerine bir zarar gelmez, bizim onların şaraplarını içmemiz haram olur.

Hıristiyanlar camiye girmekle, bozuk dinlerine bir zarar gelmez. Cami Allah’ın evidir, kilise şeytanların evidir. Kilisede, putlar olduğu için namaz kılmak bile tahrimen mekruh olur. (Redd-ül-muhtar)

Onların Kur’an okumaları dinlerine bir zarar getirmez, bizim bozuk İncilleri okumamız ve onlara inanmamız caiz olmaz.

Onlar cemaatimize gelse, namaz kılsa, dinlerine bir zarar gelmez, fakat Müslüman, onların âyinlerini beğenirse küfre girer.

Onlar bizim kutsal değerlerimize saygı gösterse, onlara bir zararı olmaz, biz haça saygı göstersek küfür olur.

Onlar bizim bayramlarımızı tebrik etse, sakıncası olmaz, ama biz onların Noellerini tebrik edersek küfre gireriz.

Onların kızları Müslümanlarla evlense, Hıristiyanlıklarına zarar vermez, fakat bizim kızlarımız onlarla evlenirse kâfir olur.

Geçen gün, bir kilisede, Hıristiyanlarla, Hıristiyan hayranı Müslümanlar dua etmişti. Bu haber, (Dinler farklı, ama dua aynı) şeklinde verilerek, üç tanrıya dua edenlerle, bir Allah’a dua edenler aynı gibi gösterilmişti.

(Onlarla iman birliğimiz var) denmesi de çok yanlıştır. Onlar kâfir, biz Müslümanız, onlarla iman birliğimiz yoktur. Amentü’deki altı esasa inanmayanlarla iman birliği olur mu?

Hıristiyanlarla aramızdaki iman birliği yok, ayrılık ise çoktur. Bu ayrılıkların birkaçını bildirelim:

1- En başta Allah’a imanda birlik yoktur. Biz bir Allah’a inanırız. Onlar üç ilaha inanırlar. Hazret-i İsa’ya tanrının oğlu ve tanrı diyorlar. Bir âyet-i kerime meali:

(Allah’la birlikte başka ilah edinen Cehenneme atılır.) [İsra 39]

Biz, Allah mekândan münezzehtir deriz; onlar, tanrı göktedir derler.

Biz, Allah, insana veya tahayyül edilen hiçbir şeye benzemez, oğlu kızı yoktur, doğmadı ve doğurmadı deriz; onlar tanrı baba derler, tanrının oğlu vardır, melekler tanrının kızlarıdır derler.

Biz, Allah hiçbir şeyi yapmaya mecbur değildir deriz; onlar, tanrı insanlığın kurtuluşu için biricik oğlunu kurban etmek zorunda kaldı derler. Sanki hâşâ oğlunu kurban etmeden insanları affedemez gibi Allah’ı âciz bir duruma sokuyorlar. Hâşâ Allah’ın da oğlu olduğunu söylüyorlar. Bu sakat mantıkla, Allah yeni bir oğul yaratır, onu da kurban eder herkesin günahını böylece affeder.

2- Onlar melekleri kız gibi görüyorlar, biz ise, meleklerde erkeklik dişilik olmadığını biliyoruz. Bir âyet-i kerime meali:

(Rabbiniz oğulları size ayırdı da kendisi için kız olarak melekleri mi edindi? Elbette vebali çok büyük söz ediyorsunuz.) [İsra 40]

3- Biz semavi kitapların hepsine inanırız, onlar, Kur’an-ı kerime inanmazlar.

4- Biz bütün Peygamberlere inanırız, onlar, Muhammed aleyhisselama inanmazlar. Bir âyet-i kerime meali:

(Kimi, Ona [Resulüme] iman etti, kimi de, Ondan yüz çevirdi. Bunlara da çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr edip kâfir olanları elbette ateşe atacağız.) [Nisa 55–56]

Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:

(Bana iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir.) [Hâkim]

5- Biz, hayır da, şer de Allah’tan deriz; onlar, (Kötülükleri tanrı yaratmaz) derler. Mutezile gibi sapık fırkalar da böyle söylüyorlar. Her şeyin yaratıcısı Allahü teâlâdır.

Amentü’ye inanmayan Cennete gider mi? (Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır) diyerek gâvurlara da ahirette rahmet edileceği söylenir mi hiç? Rahman, dünyadaki her mahlûka acıyan; Rahim ise, ahirette yalnız müminlere acıyan demektir. Allahü teâlânın rahmeti, şefkati dünyada müminlere ve kâfirlere, herkese birlikte yetiştiği halde, ahirette kâfirlere merhametin zerresi bile yoktur. Bir âyet-i kerime meali:

(Kâfirlerin cami yapmaları ve diğer bütün [iyi] işleri, boşa gidecek, Cehennemde sonsuz kalacaklar.) [Tevbe 17]

Sadece Hıristiyanlarla değil, hiçbir kâfirle iman birliğimiz yoktur.

Abdest aldığında şüphe eden

Abdest aldığında şüphe eden

Sual: Abdest alırken, bazı yerleri yıkamadığı hatırına gelen, elbisesine, bedenine idrar sıçradığını, kullandığı eşyanın pis olduğunu zanneden ve abdestinin olup olmadığında şüphe eden kimse, nasıl hareket eder?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Halebî-i kebîrde deniyor ki:

“Abdest aldığını bilip, sonra bozulduğunda şüphe ederse, abdesti var kabul edilir. Abdesti bozulduğunu bilip, sonra abdest aldığında şüphe ederse, abdest alması lazım olur. Abdest arasında, bazı yerini yıkadığında şüphe ederse, sadece orasını yıkar. Abdest aldıktan sonra şüphe ederse, yıkamak lazım değildir. Abdest aldıktan sonra, üzerinde yaşlık gören, idrar mı, su mu şüphe etse, ilk olarak başına geldi ise, yeniden abdest alır. Birkaç defa, böyle şüphe etti ise, şeytanın vesvesesi olduğu anlaşılır ve abdesti tazelemez. Vesveseyi önlemek için, abdest aldıktan sonra, donuna, peştamalına su serpilmesi Kimyâ-yı saâdet kitabında da yazılıdır. Kap, kacak, elbise, bedenin, suyun, kuyunun, havuzun ve cahillerin, kafirlerin hazırladığı yağ, ekmek, elbise, yemek vesairenin pis olmasında şüphe etse, temiz kabul edilir.”

***
Sual: Saçı, sakalı, bıyığı tıraş etmek, tırnak kesmek, abdesti bozar mı, eğer bozmazsa tırnak kesildiği zaman parmakları yıkamak gerekir mi?
Cevap: 
Saç, sakal, bıyık, tırnak kesmek abdesti bozmaz. Kesilen yerleri yıkamak da lazım olmaz. Fıkh-i Gîdânî şerhinde diyor ki:
“Tırnak kesince, abdest bozulmaz. Elleri yıkamak müstehab olur.” Yara üzerindeki kabuğun düşmesi ile de abdest bozulmaz.

***
Sual: Ellerde zaman zaman meydana gelen çatlaklar oluyor. Bu çatlaklardan bazısı büyük de olmaktadır. Abdest alırken geniş olarak açılan bu yerler de yıkanacak mıdır?
Cevap
Abdest alırken, deri üzerindeki yarık yıkanır. Su değdirmesi zarar veriyorsa, mesh eder. Mesh etmek de mümkün değilse, mesh de terk olunur. Ayağındaki yarığa merhem sürmüş kimse, merhemin üstünü yıkar. Yıkamak yaraya zarar verirse, o zaman mesh eder. Yıkadıktan sonra merhem düşerse, altı iyi olmuş ise, altını yıkar. İyi olmamış ise, yıkamaz. İki elinde yarık, yara olup su ile abdest alması zarar verirse, teyemmüm eder. Bir eli sağlam ise, bunun ile abdest alır. Eli dirsekten, ayağı topuktan kesilmiş ise, kesik yeri yıkar.

İstifade yolunda en büyük iki engel


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:


Evliya zatlar, sipariş üzerine konuşmazlar, yani sohbet ederken konuşacaklarını önceden tayin etmezler. Oradakilerin neye ihtiyacı varsa, Allahü teâlâ onun hatırına onu getirir. Herkes rızkını böylece alır. O büyük zatın kendisi de, söylenen şeyin kimin nasibi olduğunu bilmeyebilir. O konuşulanların içerisinden herhangi bir kısmının dinleyenlerden birine dokunmamış olması mümkün değildir. Herkes mutlaka nasibini alır. Yeter ki dinleyen, Allah için dinlesin, yani istifade yolunu kesmesin.

Büyüklerin sohbetinden istifade edip etmemek, tamamen, o gelen feyz ve bereketin önüne engel koyup koymamaya bağlıdır. Sohbete giderken, tam teslim olarak gitmelidir. İhlâsla, istifade etmek niyetiyle dinleyen, mutlaka daha çok istifade eder. 


İstifade yolundaki en büyük engel: 



1- Söyleyen zata güvenmemek. 

2- Ondan istifade etmek niyetiyle değil de, nerede ayağı kayacak, nerede yanlış söyleyecek diye şüpheyle, endişeyle, imtihan niyetiyle dinlemektir veya (Biz bunları zaten biliyoruz, başka şeyler anlatsa ya) diye düşünmek gibi şeyler, nasipsizlik alametidir. Bir şeyler öğrense bile, o öğrendikleri asla kalbine yerleşmez ve onu kurtarmaz. Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Hocasını imtihan eden, melundur) buyuruyor.

Müminler bir araya geldiği zaman, istese de istemese de, Allah sevgisi mutlaka kalbden kalbe geçer. Ancak, üç kişi bundan istifade edemez. 1- Kâfir. 2- Dinini öğrendiği ve bağlı olduğu hocasını inkâr eden. 3- Hocasını imtihan eden.

İnsan, çok noksandır. Kendini bilmez. Yahut çok az bilir. Aczini, noksanlığını bir anlasa, düzelir, doğru yola gelir, ama (Benim gibisi var mı) dediği müddetçe hiçbir iyilikten nasibini alamaz. Zira kibir, her iyiliğe engeldir.

İnsanın kendini beğenmesi, başkalarını ise beğenmemesi ne kadar çirkin bir şeydir! Değil sadece büyük zatlara, Allahü teâlânın eşref-ül mahlûkat yani en şerefli mahlûk olarak yarattığı insana bile değer vermemek hiç kulluğa yakışır mı? İnsan, Allahü teâlânın emrinde bir köle gibidir. Mümin, yaptığı ibadetleri değil, yapması lazım gelip de yapamadıklarını ve işlediği haramları, mekruhları düşünmelidir. Doğru yaptığımızı zannettiklerimiz de, tevbemiz de, tevbeye muhtaçtır.

Beddua etmek

Sual: Kötü anne babanın iyi olan çocuğuna yaptığı beddua kabul olur mu?
CEVAP
Kötü ana-babanın, suçsuz ve iyi olan çocuğuna yaptığı beddua kabul olmaz. Haksız olarak yapılan beddualar kabul olmaz.

İbni Mübarek
 hazretleri, çocuğunu şikayet edene, (Çocuğa beddua ettin mi?) dedi. O da, evet deyince, (Çocuğun ahlakını sen bozdun) buyurdu.

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Bir babanın duası, ilahi hicaba erişir ve bu hicabı da aşar.) [İbni Mace]

(Ana-babanın çocuğuna ve mazlumun zalime olan bedduaları, red olmaz.) [Tirmizi]

Sual:
 (Ana-baba, mazlum ve misafirin duası kabul olur) buyuruluyor. Bu insanlar haksız olarak beddua ederlerse yine mi kabul olur?
CEVAP
(Ana-baba, mazlum ve misafirin duası kabul olur) 
demek, (Ana-babanın çocuğuna yaptığı hayır dua, mazlumun [kâfir bile olsa] kendine zulmeden zalime yaptığı beddua, misafirin ev sahibine yaptığı hayır dua kabul olur) demektir. Yoksa misafirin, suçsuz olan ev sahibine yaptığı beddua kabul olmaz.

Mazlumun, kendine zulmetmeyen birine yaptığı beddua kabul olmaz. Ana-babanın, evladına yaptığı hayır dua kabul olur. Kötü ana-babanın, suçsuz ve iyi olan çocuğuna yaptığı beddua kabul olmaz.

Kısacası haksız olarak yapılan beddua kabul olmaz. Beddua etmeye alışmamalıdır! Çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kendinize, çocuklarınıza ve mallarınıza beddua etmeyiniz! Duaların kabul olduğu bir vakte rastlar da, bedduanız kabul olur.)[Müslim]

Sual: Annem, babamdan boşandı. Babam annemi, annem de babamı kastedip (Eğer onunla görüşürsen hakkımı helal etmem, beddua ederim) dediler. Haksız olarak ettikleri beddua geçer mi?
CEVAP
Geçmez. Gizli görüşmek lazımdır.

Sual:
 Babam beddua etti. Sonra öldü. İşim rast gitmiyor, bunun çaresi nedir?
CEVAP
Tevbe istiğfara devam etmeli, ölü için hayırlı işler yapmalıdır!

Sual:
 Bir gencin evlenme teklifini kabul etmedim. Bunun üzerine bana, “Allah belanı versin” dedi. Şimdi sağlığım bozuktur. Acaba, sağlığımın bozulması, gencin bedduasından mıdır? Onunla helalleşmem mi gerekiyor?
CEVAP
Evlenme teklifini kabul etmemekle hak geçmez. Haksız olarak yapılan beddualar da geçmez. Helalleşmek gerekmez.

Peygamber efendimiz beddua etti mi?
Peygamber efendimiz, diğer bazı Peygamberler gibi kavimlerine genel bir beddua etmemiş ama muayyen günahları işleyenleri lanetlemiştir. Mesela birkaçı şöyledir:

(Lutilere Allah lanet etsin!) [Beyheki]

(Paraya tapana lanet olsun!) [Tirmizi]

(Bid’at çıkarana lanet olsun.) 
[Dare Kutni]

(Eshabıma sövene lanet olsun.) 
[Hakim]

(Doğruyu bildiği halde susana lanet olsun) 
[Deylemi]

Ayrıca isim söyleyerek beddua ettikleri de vardır. Bir tanesi şöyledir: Ebu Leheb’in oğlu Uteybe, 
Tebbet suresi gelince, Resulullah efendimize hakaret etti. Resulullah çok üzülüp, (Ya Rabbi, buna bir canavar musallat et) dedi. Ebu Leheb’in oğlu Uteybe Şam’a giderken, bir gece, bir aslan gelip uyuyan arkadaşlarını koklayıp bıraktı. Sıra Uteybe’ye gelince onu parçaladı. (Mirat-i kâinat)

Taberani’de rivayet ediliyor ki:
İki kişi, Hazret-i Hamza hakkında aşağılayıcı bir şiir okuduklarından Cehenneme gitmeleri için Resulullah beddua ediyor.

Peygamber efendimiz beddua etmezdi sanarak hadis kitaplarındaki beddua bildiren böyle bir hadis-i şerife şüphe ile bakmak din düşmanlarını sevindirmek olur. O zaman imam-ı Taberani’ye de itimat kalmaz. Zaten din düşmanlarının bütün derdi de bu. (Âlimleri ve hadisleri yıkarsak Kur’anı yıkmak daha kolay olur) diyorlar.

O iki kişi hicri 8. yılda Müslüman olmuştu. Hazret-i Hamza ise bundan 4 yıl önce şehit oldu. Yani o zaman o iki kişi Müslüman değildi. O dua, Müslümanlara yaptıkları zararlardan ve sevgili amcası Hazret-i Hamza’ya dil uzattıklarından dolayı yapılmıştı.

Mekke’nin fethinde, Resulullah efendimiz herkesi affetti. Yalnız on kişinin isimlerini söyleyip, 
(Bunları görünce hemen öldürün)buyurdu. Bu on kişiden biri olan Vahşi bin Harb, Mekke’den uzaklara kaçtı. Daha sonra pişman olup, Medine’de mescide gelip, (Ya Resulallah, bir kimse Allah’a ve Resulüne düşmanlık yapsa, en kötü, en çirkin günah işlese, sonra pişman olup iman etse, bunun cezası nedir?) dedi. Resulullah efendimiz, (Pişman olup iman eden affolur, bizim kardeşimiz olur) buyurdu. (Ya Resulallah, iman ettim, pişman oldum. Ben Vahşi’yim) dedi. Peygamber efendimiz, Vahşi adını işitince, sevgili amcası Hazret-i Hamza’nın parçalanmış hâli gözü önüne geldi.
Ağlamaya başlayıp, 
(Git, seni gözüm görmesin) buyurdu. Vahşi, öldürüleceğini anlayıp dışarı çıkarken Cebrail aleyhisselam gelip, (Ey Habibim, bütün ömrünü puta tapmakla, kullarımı bana düşman etmeye uğraşmakla geçiren bir kâfir, bir kelime-i tevhid okuyunca, ben onu affediyorum. Sen, amcanı öldürdü diye Vahşi’yi niçin affetmiyorsun? O pişman oldu. Şimdi sana inandı. Ben affettim. Sen de affet) mealindeki ilahi emri bildirdi.

Herkes, öldürün emrini bekliyordu. Resulullah efendimiz, 
(Kardeşinizi çağırınız) buyurdu. Kardeş sözünü işitince, saygı ile çağırdılar. Resulullah efendimiz, affolduğu müjdesini verip, (Fakat, seni görünce dayanamıyor, üzülüyorum. Bana görünme) buyurdu. Hazret-i Vahşi, Resulullahı üzmemek için, bir daha yanına gelmedi. Mahcup, başı önünde yaşadı. (Kurtubi, Süyuti, Taberi)

Sorgusuz sualsiz öldürülmesi gereken bir kâfir, Müslüman olunca, onun hakkındaki nefret, merhamete dönüşüyor, sahabilik şerefine kavuşuyor. Günahları sevaba çevriliyor. Bir âyet meali:
(Tevbe edip iman eden ve salih amel işleyenlerin günahlarını sevaplara çeviririm. Allah çok affedici ve çok esirgeyicidir.)[Furkan 70)

Bu âyet-i kerime Hazret-i Vahşi için indi. 
(Hadika)

Sual: Birine beddua için, (Seni Allah'a havale ediyorum) demek, uygun olur mu?
CEVAP
Söyleyen şahsa ve niyetine göre değişir. İbni Mesud hazretleri anlatır:

Ebu Cehil ve arkadaşları, Resulullah Kâbe’nin yanında namazda secdede iken, üstüne deve işkembesi attılar. Resulullah, namazını tamamlayınca, yüksek sesle, 
(Allahım, Ebu Cehil’i, Ukbe bin Rebia’yı, Şeybe bin Rebia’yı, Velid bin Utbe’yi, Ümeyye bin Halef’i, Ukbe bin Muayt’ı sana havale ediyorum) buyurdu. Bedir savaşında, Resulullahın ismen zikrettiği bu kimselerin, hepsinin yere serilmiş cesetlerini gördüm. (Buhari, Müslim, Nesai)

Bir de, sanki, hâşâ Allahü teâlânın haberi yokmuş da, Ona haber veriyorum, gereğini yapsın, mazlumun hakkını zalimde bırakmasın gibi, bir anlamda söylenirse, hiç uygun olmaz. Allahü teâlâ, hiç kimsenin yaptığından gâfil değildir. Kul, yanlış bir şey yapmışsa, elbette onu hesaba çeker ve cezasını verir.

Allaha havale ediyorum sözü, senin yaptığın bu kötülüğe karşı sabrediyorum, buna karşılık vermiyorum, yaptığının cezası ne ise, Allahü teâlâ versin anlamında söylenirse, mahzuru olmaz.

Dua ve beddua

Sual: (Duanla yaşamıyorum ki, niye bedduanla öleyim) sözü uygun mudur?
CEVAP
Uygun değildir. Dua hafife alınmış olur. Dua veya beddua kabul olabilir. Yani kabul olan dua ile yaşanabilir. Yahut dua kabul olmasa da, beddua ile insan ölebilir. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Şu dört dua reddolmaz: Din kardeşinin gıyabında yapılan dua, iyileşinceye kadar hastanın, dönünceye kadar hacca ve cihada gidenin duası.) [Deylemi]

(Ana babanın çocuğuna ve mazlumun zalime olan bedduaları reddedilmez.) [Tirmizi]

Sual: 
Annem ve babam, beddua edip vefat ettiler. Bu bedduanın zararlarından kurtulmak ve bana haklarını helal etmesi için ne yapmam gerekir?
CEVAP
Onlar için hayır dua edip, yapılan ibadetlerin, hayır ve hasenatın sevablarını onlara da göndermeli; mesela, okuduğu Kur’an-ı kerim veya verdiği sadakanın sevabını onlara hediye etmelidir. Böylece, yapılan bedduaların zararlarından kurtulmuş ve ana babanın haklarını ödemiş olur. Bağışladığı sevablar da, hiç eksilmeden kendisine verilir.

İnsan, yaptıklarında mecbur değildir

Sual: “İnsan günah işlemeye mecbur ve işledikleri kötülüklerden de mazurdur. İbadetlere sevap, günahlara azap olmaz” diyen bir kimseye nasıl bir cevap vermelidir?

Cevap: Böyle bir kimse, sözlerinden anlaşıldığı gibi inanıyorsa, zındıktır. Eğer ibadetlere sevap, günahlara azap vardır amma, insan bunları yapmaya mecburdur. Herkes kaza ve kader elinde esirdir diye, günahlarına üzülüyorsa, bu bozuk itikadını düzeltmesi, kendisine bildirilir.

Yapılacak günahları, Allahü teâlâ, ezelde biliyordu. Fakat, insanın iyiliği, kötülüğü, Cennetlik, Cehennemlik olacağı, son nefeste belli olur. Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

(Bir kimse, bütün ömrünce Cehennem ateşine götürecek günahlar yapar. Bu kimse, ömrünün son günlerinde, Cennete götürecek iyilikler yaparak, Cennete gider.)

Günah işleyen kimse, bu hâl üzere yaşayıp ömrünün bu hâlde biteceğini Allahü teâlânın bildiğini nereden anladı ki kendini, son nefese kadar, günah işlemeye mecbur sanıp, iyi olmaktan ümitsiz bulunuyor. Birçok inatçı kâfirlerin, son günlerinde, imana geldiği çok görülmüştür. Kendinin de, böyle düzeleceğine niçin ihtimal vermiyor, niçin iyiliğe dönmüyor? Ölünceye kadar günah işleyeceği, kendisine bildirildi mi? Belli bir kâfirin ebedi kâfir kalıp kalmayacağını Allahü teâlâ bilir. Kur’ân-ı kerimde haber verilen kâfirlerin, küfre mecbur olmaları ve bunların imana çağrılmaları, ellerinden gelmeyen bir işi istemek demek olacağı da, yanlış sözdür. Allahü teâlâ, olacak şeyleri, olacağı için biliyor. Kur’ân-ı kerimde haber verilen şeyler de, olacakları için bildiriliyor.

Bir ressamın, at resmi yapması, at o şekilde olduğu içindir. Yoksa, atın o şekilde olması, ressam öyle yaptığı için değildir. Allahü teâlânın, bazı kimselerin imana gelmeyeceklerini bilmesi ve Kur’ân-ı kerimde haber vermesi, onlar, kendi arzuları ile küfür üzere kalmayı niyet edip, iman etmek istemedikleri içindir. Yoksa, bunların kâfir olması, Allahü teâlânın bunları kâfir bildiği ve haber verdiği için değildir. İmana çağırılmaları da, olmayacak şeyi istemek değildir. Kur’ân-ı kerime topluca iman etmek yetişir. Her yerine ayrı ayrı iman etmek istenmiyor ki, Kur’ân-ı kerimde yazılı kâfirlerin, kendi imansızlıklarına da, iman etmeleri lazım gelsin.

***

Sual: Dinimizin yapılmasını emrettiği ibadetler kaç kısma ayrılmakta ve bu ibadetleri, vekalet yolu ile başkasına yaptırmak mümkün olur mu?

Cevap: Dinimizin yapılmasını emrettiği ibadetler üç kısımdır ki bunlar sırasıyla şöyledir:

1- Yalnız beden ile yapılan ibadetledir. Namaz, oruç, Kur’ân-ı kerim okumak, zikir böyledir. Hiç kimse, başkası yerine, bedenle yapılan ibadeti yapamaz. Herkesin kendisi yapması lazımdır. Bir kimse, bedenle yapılan ibadetler için, kendi yerine başkasını vekil edemez.

2- Yalnız mal ile yapılan ibadetlerdir. Zekat, sadaka-i fıtır, toprak mahsulleri zekatı yani uşur ve kefaretler yani fakirleri doyurmak ve giydirmek böyle ibadetlerdir. Bir kimsenin özrü olsun, olmasın, bunun mal ile yapılacak ibadetlerini başkası, bunun izni ve malı ile yapabilir.

3- Hem beden, hem mal ile yapılan ibadetlerdir. Farz olan hac böyledir. Bir kimse hayatta iken, ancak devamlı özrü olduğu zaman, bunun emri ve malı ile yerine başkası hac yapabilir. Kendine hac farz olmayan kimse, nafile hac için, özür olmadan da vekil gönderebilir.

***

Sual: Bir Müslüman, farz veya nafile olarak yaptığı bütün ibadetlerinin sevabını, diri veya ölmüş olanlara hediye edebilir mi?

Cevap: Bir kimse, farz olsun, nafile olsun, herhangi bir ibadeti yaparken veya yaptıktan sonra, mesela namaz, oruç, sadaka, hatm-i tehlil, Kur’ân-ı kerim okumak, zikir, tavaf, hac, ömre, Evliyanın kabrini ziyaret ve meyyite kefen vermek gibi ibadet ve taatların sevabını diri veya ölü başkasına hediye edebilir. Şafii ve Maliki mezheplerinde ise, beden ile yapılanlar hediye edilemez. İmâm-i Sübkî ve sonra gelen Şafii alimleri bunlar da hediye olunur dediler. Ücret ile ibadet yaptırmak veya ibadetin sevabını başkasına satmak batıldır. İbadeti yapmadan pazarlık edilirse, ücret olur. Yaptıktan sonra pazarlık edilirse, ibadeti satmak olur.

***

Sual: Bir kimse, hanımının ve evdekilerin fıtrasını, onların izni olmadan da verebilir mi?

Cevap: Bir kimse, hanımının ve evinde olanların fıtralarını, izinleri olmadan karıştırıp verebileceği gibi, toplamı kadar buğdayı veya değeri olan altını, bir defada, bir veya birkaç fakire verebilir. Fakat ayrı ayrı hazırlayıp, sonra karıştırması veya ayrı ayrı vermesi ihtiyatlı olur.

Ticarette ırk, din farkı olmaz

Ticarette ırk, din farkı olmaz

Sual: Ticaretle uğraşıyor, ithalat ve ihracat yapıyorum. Müşteriler içerisinde her milletten insan var. İngilizlerle Yahudilerle ticaret yapılması uygun değil deniyor. Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Öyle bir şey yok. Dinimizde, ticarette ırk ve din ayrımı yoktur. Her milletten, her dinden insanlarla alış veriş yapmakta, hatta onların işinde çalışmakta mahzur yoktur.

Tarih boyunca Müslüman ülkelerdeki gayri müslimler, İslam devletinin himayesinde gayet rahat idiler. Onların ne dinine karışılıyor, ne de ibadet etmelerine mani olunuyordu. İstedikleri sanat ve ticaret ile serbestçe uğraşıyorlardı.

Dinimiz, ilmi, sanatı, ticareti, ziraatı emretmiştir. Bir âyet-i kerime meali:

(Allah, alış verişi helal, faizi haram kıldı.) [Bekara 275]

Dâr-ül-harbde, bir müslümanın, kazanmak şartı ile, kumar, faiz ve sigorta yolu ile, para kazanmasının caiz olduğu, (Kuduri, Cevhere, Vikâye, Hindiyye, Mebsut, Dürr-ül-muhtâr, Redd-ül-muhtâr) gibi muteber eserlerde yazılıdır. Aynı husus Mecma’ul-enhür ve Dürer’de de, (Lâ ribâ beynel müslimi vel harbiyyi fi daril harbi = Dâr-ül-harbde, müslüman ile kâfir arasında faiz yoktur) hadis-i şerifi ile bildirilmektedir. Çünkü, onların malını rızaları ile almak mubahtır. Ama mallarına saldırmak, zorla almak caiz değildir.

Kilise tamirinde çalışmak da mekruh değildir. Zira, bu işin kendisi günah değildir. (Bezzaziyye)

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:

Ücretle kâfirin şarabını taşımak, domuz çobanlığı yapmak, kilise tamir etmek ve Hıristiyan’a zünnar [papaz kuşağı] gibi küfür alametlerini satmak imam-ı a’zama göre caizdir. (Redd-ül muhtar)

Eski hak dinlerde de kâfir ülkesinde çalışmak ve kâfire hizmet yasak değil idi. Dinimizde de yasak değildir. Şimdiki Müslümanların Avrupa’ya çalışmaya gitmesi gibi, Mekke müslümanları da Habeşistan’a hicret etmişler, orada gayri müslimlerin işlerinde çalışmışlardı.

Yusuf aleyhisselam, Peygamber olduğu halde, kulların sıkıntıda olduğunu görüp, hükümet reisi kâfir iken, ona giderek vazife istedi. Böylece, insanlara hizmet etti. O halde, kullara hizmet edeceğini bilen ve bunu kendinden başka yapacak kimsenin bulunmadığını gören, bu vazifeye bir zâlimin geçmesini önlemek ve Müslümanlara hizmet etmek için, kâfir olan âmirden bile vazife istemelidir.

Peygamber efendimiz vefat ettiği zaman, bir demir zırh ceketi, otuz kilo arpa için, bir Yahudi’de rehin bırakılmış bulundu. Hazret-i Ali de vefat ederken, dünya malı olarak, geride Düldül adındaki, Resulullah efendimizden kalan katırı ile, Zülfikar adındaki kılıcı ve mübarek gömleği kalmıştı. Bunlar da, bir Yahudi’de rehin, yani ipotek idi.

Kâfirlerin yaptığı malları, ürettiği gıdaları, elbiseleri kullanmakta veya onlarla ticaret yapmakta bir sakınca yoktur. Başta Peygamber efendimiz olmak üzere, eshabı kiram ve 14 asır boyunca âlimiyle evliyasıyla bütün Müslümanlar kâfirlerle ticaret yapmışlardır.

'Namaz kılmayan, dinini yıkmıştır'

Sual: Bazı kimseler, “namaz kılmaya gerek yoktur, insanın tefekkür etmesi, düşünmesi de ibadettir” diyorlar. Namaz kılmak, dinin bir emri değil midir, tefekkür etmekle bu emir yerine getirilebilir mi?
Cevap: 
Dinini bilmeyen cahil kimseleri kandırmak için, bazı sapık kimseler; “Bu bilinen namaz, cahil halk için emrolunmuştur. Saf, temiz, yükselmiş insanların ibadetleri, namazları, zikir ve tefekkürdür. İnsanın bütün zerreleri ve bütün eşya, her an zikir, ibadet yapmaktadır. İnsan bunu anlamasa da, böyledir. İslamiyet, aklı az olanlar için gönderilmiştir. Böylece, fesat çıkarmaları önlenmiştir” gibi sözler söylemektedirler. Halbuki Peygamber efendimiz, namazın dinin direği olduğunu bildirmiş ve;
(Namaz kılan, din binasını yapmıştır. Namaz kılmayan, dinini yıkmıştır. Namaz, müminin mirâcıdır) buyurmuş, rahatını, huzurunu namaz kılmakta bilmiştir. Namazdaki yakınlık, başka şeylerde bulunmaz. Hadis-i şerifte;

(Allah ile kul arasındaki perdeler, ancak namazda kaldırılır) buyuruldu.

Her kemal, olgunluk, üstünlük, İslâmiyete yani İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymakla hasıl olur. Bu emir ve yasaklardan ayrılan, yoldan sapar, saadete kavuşamaz. Kur’ân-ı kerim ve hadis-i şerifler, bu emir ve yasaklara uymayı emrediyor. Doğru yol, Kur’ân-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin gösterdiği yoldur. Başka yollar, şeytanların yollarıdır. Abdullah ibni Mes'ûd hazretleri buyuruyor ki:
“Resulullah efendimiz, bir doğru çizdi. (Bu, insanı Allahın rızasına kavuşturan tek doğru yoldur) dedi. Sonra bunun sağına, soluna balık kılçığı gibi çizgiler çizip, (Bunlar da, şeytanların yollarıdır. Her birinde bulunan şeytan, kendine çağırır) buyurdu ve (Bu, doğru olan yolumdur. Buna geliniz!) âyet-i kerimesini okudu.”

***
Sual: Bir şeyi sadaka olarak adayan bir kimse, adadığı şeyin değerinde başka bir şey de verebilir mi?
Cevap: 
Sadaka vermek için bir şey adayan kimse, aynı değerde başka şeyi veya kıymetini de verebilir.

***
Sual: Hasta olan bir kimse, bir ay oruç tutmayı adasa, sonra da vefat etse, ne yapılması gerekir?
Cevap: 
Hasta olan bir kimse, Allah için bir ay oruç tutayım dese, iyi olmadan da ölse, bir şey lazım gelmez. Bir gün bile iyi olup tutmaz ise, hepsi için iskat yapılmasını vasiyet eder.

Uzun emel sahibi olmak

Sual: Bir kimsenin çeşitli arzularını gerçekleştirmek için uzun ömürlü olmayı istemesi, dinimiz açısından mahzurlu mudur?
Cevap: 
Tûl-i emel, zevk ve safa sürmek için çok yaşamayı istemektir. İbadet yapmak için, çok yaşamayı istemek, tûl-i emel olmaz. Tûl-i emel sahipleri, ibadetleri vaktinde yapmazlar. Tövbe etmeyi terk ederler, kalpleri katı olur. Ölümü hatırlamazlar, vaaz ve nasihatten ibret almazlar. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Lezzetlere son veren şeyi çok hatırlayınız.)
(Ölümden sonra olacak şeyleri bildiğiniz gibi, hayvanlar da bilselerdi, yemek için semiz hayvan bulamazdınız.)

(Gece ve gündüz ölümü hatırlayan kimse, kıyamet günü şehitler yanında olacaktır.)

Tûl-i emel sahibi, hep dünya malına ve mevkiine kavuşmak için ömrünü harcar, ahireti unutur. Yalnız zevk ve safasını düşünür. Çoluk çocuğunun bir senelik gıdasını hazırlamak, uzun emel olmaz. Bir senelik nafakaya, havâyıc-i aslıyye denir ki, lüzumlu eşyadan sayılır. Nisap hesabına katılmaz. Buna malik olan, zengin sayılmaz. Buna malik olmayan bekâr kimsenin kırk günlük gıda maddesi saklaması caizdir. Daha fazla saklamaları tevekkülü bozar. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İnsanların en iyisi ömrü uzun ve ameli güzel olan kimsedir.)
(İnsanların en kötüsü, ömrü uzun, ameli kötü olandır.)

(Ölmek istemeyiniz. Kabir azabı çok acıdır. Ömrü uzun olup İslâmiyete uymak, büyük saadettir.)
(Müslümanlıkta beyazlaşan kıllar, kıyamet günü nur olacaktır.)
Tûl-i emelin yani uzun yaşamayı istemenin sebepleri, dünya zevklerine düşkün olmak, ölümü unutmak ve sıhhatine, gençliğine aldanmaktır. 
Tûl-i emel hastalığından kurtulmak için, bu sebepleri yok etmek lazımdır. Ölümün her an geleceğini düşünmeli, sıhhatin, gençliğin ölüme mani olmadıklarını unutmamalıdır. Çok hastaların iyi olup yaşadıkları, çok sağlam kişilerin çabuk öldükleri her zaman görülmektedir.

***
Sual: Yemeğe başlamadan önce ve yemeği yiyip bitirdikten sonra, elleri yıkamanın hükmü nedir?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Fetâvâyi Hindiyyede deniyor ki:
“Yemeğe başlarken ve bittikten sonra elleri yıkamak sünnettir. Yemeğe başlarken Bismillahirrahmanirrahim demek ve yemek sonunda da Elhamdülillah demek sünnettir. Sağ el ile yemek, sağ el ile içmek sünnettir.”

***
Sual: Hacca gitmek için vücub ve eda şartlarının bulunması ne demektir? Farz olduğu sene hacca gidilmezse günah olur mu?
Cevap: 
Vücub şartları bulunmakla beraber, eda şartları da kendisinde bulunan kimsenin, o sene hacca gitmesi farz olur. O sene, hac yolunda ölürse hac sakıt olur. Vekil gönderilmesi için vasiyet etmesi lâzım olmaz. O sene gitmez ise, günah olur. Hacca gitmeği, daha sonraki senelere bırakırsa fasık olur. Çünkü küçük günaha devam kebire [büyük günah] olur. Sonraki senelerde, hac yolunda veya evinde hasta veya hapis, sakat olursa, yerine başkasını, kendi memleketinden bedel göndermesi veya bunun için vasiyet etmesi lâzımdır. Bedel gönderdikten sonra iyi olursa, kendinin gitmesi de lâzım olur. Sonraki senelerde hacca giderse, tehir günahı af olur. İmam-ı Muhammede ve imam-ı Şafiiye göre, sonraki senelere bırakması caizdir.

Vücub şartlarından birisi bulunmayan kimsenin hacca gitmesi farz olmaz. Vücub şartlarını temin etmek lâzım değildir. Mesela, hacca gitmesi için, kendisine hediye olunan malı, parayı alması lâzım olmaz. Vücub şartları bulunup da eda şartından biri bulunmayan kimsenin hacca gitmesi farz olmaz ise de, bu acizlik ölünceye kadar devamlı ise, yerine bir Müslümanı vekil göndermesi veya öldükten sonra, yerine birinin gönderilmesi için vasiyet etmesi lâzımdır. (Tam İlmihal s. 340)

Gerçek sevgi

Gerçek sevgi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:


Sevmenin nefsanî, şehvanî veya rahmanî olduğunu nasıl ayırabiliriz? Gerçek sevgi, ancak o sevgiyi elde edenlerin vereceği aşkla, sevgiyle elde edilir. Bizim kendi arzumuzla olan sevgi, rahmanî sevgi olamaz, ayıramayız çünkü. Dünyaya tapan, dünya peşinde koşan, Cenab-ı Hakka şiirler yazsa, aşk ilan etse ne kıymeti var, çünkü gittiği yön bozuktur. O bozuk yönde nasıl Allahü teâlâyı sevsin? Ancak insan, büyüklerin gösterdiği yön üzerinde yol alırsa, hedefe varır ve kurtulur. Aklına göre, arzusuna göre, kendi bilgisine göre yol almak isteyen, yolda kalır; yolu bulamaz, şaşırır, kurda kuşa yem olur. 

Çölde, sahrada, deryada iz yok, alamet yok, hiç bir şey yok, siz burada öyle bir yere gideceksiniz ki, Cenab-ı Hakkın razı olduğu kapıyı bulacaksınız. Dünyada en zor şey budur. Maksat, zaten buna kavuşmaktır. Bu kadar engelleri aşacaksınız, engellerin verdiği ıstırapları aşacaksınız. Çalışmanın, para kazanmanın sıkıntılarını geçeceksiniz. Her tarafın haramla, küfürle dolduğu bir zamanda kendinizi koruyacaksınız. İtikadı bozuk olanların, her tarafta saldırdığı bir ortamda olacaksınız; bu durumda Allahü teâlâya giden, çok ince olan yolu nasıl bulacaksınız? Çok zor. Bu ancak, Allahü teâlânın özel ihsanıyla mümkündür.

Büyükleri tanımasaydık, hiçbirimiz bu hizmetleri yapmaz, bunları da konuşmazdık. Hep nefsimizin peşinde koşardık. Ölünce aklımız başımıza gelecek, ama hiçbir faydası olmayacak. Bu yüzden, hem kavuştuğumuz bu nimetin elimizden çıkmaması, hem de bütün insanların bu nimete kavuşması için çok gayret göstermek, çok fedakârlıkta bulunmak gerekir.

Dinimiz, bencilliği yıkan bir dindir. (Ben kurtuldum, başkasından bana ne) diyenlerin dini değildir. Hazret-i Ebu Bekir imana kavuştuğu anda, ağzından çıkan ilk cümle, (Yâ Resulallah, altı arkadaşım var. Hemen getireyim, onlar da iman edip kurtulsun) oldu. İşte bu, imanın kemâlidir. Yani bir insan kurtulduğu anda, bir başkasını da kurtarmak istiyorsa, o imanın kemâline kavuşmuş olur. Kâmil iman budur. Demek ki, işimiz, görevimiz ne olursa olsun, asıl görevimiz, insanlara merhametle yaklaşarak, onların da imanlı olmasına, kurtulmasına çalışmaktır. Bu görevi yaparken doktor, öğretmen veya iş adamı olabiliriz. Ne olursak olalım... 

Gaye, Allah’ın kullarına her fırsatta İslamiyet’i öğrenmelerine vesile olmak ve onlara bu nimeti elde edecek imkânı sağlamaktır. Bunun da ilk şartı güzel ahlakımızla kendimizi sevdirmektir, çünkü insan sevdiğini dinler, sevmediğini dinlemez.